Türklere saldırılar karşısında Avrupa’daki siyasi körlük sürdürülebilir bir tutum mu?

Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde Türklere ve Türk kuruluşlarına yönelik saldırılar 2018 yılı başından bu yana hız kesmeden devam ediyor. Şiddeti giderek artan saldırılar karşısında ilgili ülkelerde başta siyasiler olmak üzere yetkililer ise deyim yerindeyse olayları görmezden geliyor ve yaşananlar karşısında tepkisiz. Peki, bu sürdürülebilir bir tutum mu? DiasporaHaber, uzmanların görüşlerine başvurarak konuyu tartışmaya açtı...
27 Mart 2018

Türkiye’nin Zeytin Dalı Operasyonu ile neredeyse eşzamanlı olarak başta Almanya olmak üzere birçok Batı Avrupa ülkesinde PKK terör örgütü mensupları tarafından Türklere ve Türk kuruluşlarına yönelik saldırılar başlatıldı. Şiddeti giderek artan bu saldırılar karşısında ilgili ülkelerdeki hükümetlerin gerekli önlemleri almadıkları ve terör örgütü mensuplarına müsamahakâr davrandıkları tartışılıyor. Öte yandan saldırıların çoğu kez yabancı basında haber konusu dahi olmaması da olayların görmezden gelindiğine dair bir algı yaratıyor. Tüm bu olumsuzlara rağmen Türk toplumu olaylara karşı tepkisini yasal kanallardan vermeye devam ediyor.

Yurtdışında Türklere yapılan saldırılara ilişkin Avrupa’daki siyasi körlük toplumsal bütünleşme dâhil farklı açılardan sürdürülebilir bir tutum mudur?

Uzmanlar, DiasporaHaber için Tartışıp Yorumluyor…


 

  • Nail Alkan
    Prof. Dr., Gazi Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

    2017 yılında Almanya’daki Türk kuruluşlarına 13 tane saldırı yapıldığı gözlemlenirken, 2018’in ilk 3 ayında Almanya’da 37 Türk kurumuna saldırı gerçekleştirildiği biliniyor. Bu saldırılar Almanya’daki Türkler tarafından endişe ile karşılanıyor. Zira bu saldırıların sayısının gün be gün artma ihtimali var. Özellikle Alman yetkililerin saldırıları ön görmelerine rağmen güvenlik birimlerinin yeterli önlemler almaması Almanya’daki Türkleri endişeye sevk ediyor. Hatırlanacağı üzere, aynı Alman makamları 2000-2006 yılları arasında “döner cinayetleri” adıyla anılan sonraki dönemde NSU terör cinayetleri olarak gündeme oturan 9 Türkün can verdiği cinayetleri hâlen günümüze kadar çözebilmiş değil. Şimdi de PKK/YPG militanlarının Almanya’da gerçekleştirdiği bu saldırılara “Alman polisi neden yeterli önlemleri almıyor?” sorusu ile karşı karşıyayız.

    Almanya, Türkiye’nin bir dostu olarak ülkesinde yaşayan Türkleri ve Türklerin özellikle ibadet kurumlarını korumakla yükümlüdür. Fakat görünen o ki Almanya söz konusu yükümlülüğü yerine getirmekte çok hevesli görünmüyor. Özellikle son günlerde Türkiye ve Almanya arasında normalleşme sürecine girme açıklamaları iki ülke arasında telaffuz edilirken, bu saldırıları Almanya’nın önleyememesi normalleşme sürecinden uzaklaşılacağının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

    Ayrıca bu saldırı olaylarının Alman basınında yeterli şekilde yer almaması da işin başka bir olumsuz boyutu. Ümit ederiz ki zamanında “döner cinayetleri” olarak ciddiye alınmayan süreci bugün yine yaşamayız. PKK/YPG’nin saldırıları, Türkiye’nin bir iç sorunu olarak gösterilerek bu durumun öneminin basite indirgenmemesi gerekiyor. Sonuç olarak, Alman toplumunun bu saldırılara karşı daha hassasiyet ile yaklaşarak Almanya’daki Türklerin yanında dayanışma göstererek bu saldırıları kınamaları bekleniyor. Avrupa kültürünün bir parçası olan din özgürlüğü kavramına uygun olarak Almanya’nın Türk camilerine yapılan saldırıları örtbas etmek yerine, bu saldırıları engellemek ve oradaki insanların güvenliğini sağlamak maksadıyla girişimlerde bulunması iki ülke arasında gerilimi azaltabilecek bir çözümdür.

  • Birgül Demirtaş
    Prof. Dr., TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

    Son dönemde başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın farklı ülkelerinde Türk kuruluşlarına yönelik saldırıların artmasına karşın, ilgili ülkelerin devlet yetkililerinden ve kamuoylarından beklendiği ölçüde tepkinin gelmediği görülüyor. Oysaki içinde şiddet barındıran hiçbir eylemin meşru görülemeyeceği ve hiçbir nedenin bu saldırıları haklı çıkaramayacağı tüm kamuoyu tarafından güçlü bir şekilde vurgulanmalıdır.

    Resmî kurumların, STK’ların ve medyanın bu tip saldırılara yönelik tutumlarında “kimlik” algılamaları su yüzüne çıkıyor. 11 Eylül sonrası İslamofobi’nin de artan etkisiyle “biz” ve “ötekiler” anlayışı güçlenmiş durumda. Burada ‘öteki’ bazen Türkler, bazen Araplar olsa da her hâlükârda çoğunlukla Müslüman gruplar oluyor.
    Son yıllarda geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşanan olaylar, dünyanın bu bölgesinin tüm olumsuz sıfatlarla nitelenmesine, Avrupa’nın ise “zengin, demokratik ve istikrarlı” bir “kale” konumunu korumasının ancak Ortadoğu ile az teması olmasına ve olabildiğince az göçmen almasına bağlanmış gözüküyor.

    Dolayısıyla herhangi bir kuruma bir saldırı gerçekleştiği zaman, resmî yetkililerin ve kamuoyunun verdiği tepkiler, objektif olarak şekillenmiyor. Özellikle 2015’te Suriye’den Avrupa ülkelerine yaşanan göç akınının ardından dışlayıcı milliyetçiliklerin tırmanışa geçtiği, Fransa’dan Hollanda’ya, Avusturya’dan İtalya ve Almanya’ya seçim sonuçlarında net bir şekilde görülüyor.

    Avrupa’da yükselen aşırı sağ partiler, hükümet olsalar da olmasalar da etkilerini şimdiden hissettiriyor. Tam da Almanya’da neredeyse her gün Türk kuruluşlarına yönelik saldırıların olduğu bugünlerde Almanya’nın yeni İçişleri, İmar ve Yurt Bakanı Horst Seehofer’in koltuğu devralır devralmaz verdiği ilk mülakatta (Bild gazetesi, 16 Mart 2018), İslam’ın Almanya’ya ait olmadığını söylemesi yangına körükle gitmek anlamını taşıyor. Almanya’da sayıları 5 milyona yaklaşan, nüfusun yaklaşık % 6’sını oluşturan Müslümanların ülkeye katkılarını ve haklarını görmezden gelmek, ciddi bir dışlayıcı siyaset örneğidir. İslam, Almanya’da en büyük ikinci din konumundadır.

    Alman Tagesspiegel gazetesi, 13 Mart tarihli yorum yazısında Alman kamuoyundaki seçici ve yanlı tepkileri haklı bir şekilde eleştiriyor. Saldırı düzenlenen binaların cami değil de sinagog ya da kilise olması hâlinde medyanın ve kamuoyunun hemen harekete geçeceği ve bu saldırıların hiçbir şekilde meşru gösterilmeyeceği hatırlatıldı.

    Beklenen bu tepkiler kendiliğinden ortaya çıkmıyorsa, Türk sivil toplum kuruluşları insiyatif almalıdır. Yarım yüzyılı aşkın süredir yaşadıkları ülkelerin ekonomisine katkı sağlayan ve kültürlerine zenginleştiren Türk diasporası, bu saldırılara karşı geniş kitlelerin katılacağı gösteriler düzenleyebilir. Ayrıca medyanın bu konudaki farkındalığını arttırmak için etkinlikler planlanabilir. Avrupa’ya Avrupa değerlerini hatırlatmak diasporanın da görevidir.

  • Cüneyt Karadağ
    Anadolu Ajansı Almanya Temsilcisi

    Avrupa’da ve özellikle Almanya’da Türklere ve Müslümanlara, onların ibadethanelerine ve işyerlerine yapılan saldırılara karşın izlenen “görmezden gelme siyaseti“ sürdürülebilir olamaz, olmamalıdır da. Nitekim söz konusu saldırılara siyasilerin sessiz kalmaları, medyanın olayı sadece Türk-Kürt çatışması gibi göstermeye çalışarak algı oluşturmak istemesi ve en önemlisi güvenlik güçlerinin saldırılar öncesi ve sonrası gereken tedbir ve incelemeleri yeterince yapmaması, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin bu ülkelere olan aidiyet duygularını zayıflatıyor.

    Avrupa’da yaşayan Türkler uygulanan çifte standardı bu saldırılarda bir kez daha yaşamış oldular. Söz konusu saldırıların bir sinagog ya da kiliseye yapılması hâlinde ortalığı ayağa kaldıracak olan Avrupa kamuoyunun cami saldırılarına sessiz kalması, yaşanan çifte standart ve arkasındaki art niyetin ortaya çıkmasına yeterli bir veridir.

    İşin diğer endişe verici boyutu ise PKK/YPG yandaşlarının aşırı solcu radikal örgütlerle işbirliğine başlamasıdır. Bugüne kadar eylem bazında ortak hareket etmeyen bu iki grubun, saldırı konusunda artık ortak eyleme geçmeleri dikkati çekiyor. Nitekim bu konu, Alman istihbaratının dikkatini çekmiş ve konu Başbakanlık’ta düzenlenen güvenlik toplantısında tartışılmıştır.

    Almanya’nın -her ne kadar görmezden gelinse bile- gidişattan memnun olduğu söylenemez. Çünkü aşırı solcu radikallerin Alman ordusuna ait yerlere, Türkiye ile iş yapan büyük Alman firmalarına ve bazı Alman siyasi partilerin bürolarına saldırılar yapması, Almanya’yı da düşündürüyor. İlgili kurumlar, bu tür saldırılara karşı ciddi müeyyideler uygulamalı ve endişe duyan Türk toplumunun adalete ve sisteme olan inancını zedelemekten kaçınmalıdır.
    Sonuç olarak yaşanan tüm bu gelişmeler, Avrupa’daki Türkleri yaşadıkları ülkenin toplumuna, siyasetine soğuk durmaya itebilir. İşte o zaman bu durum, hiç bir ülkenin menfaatine olan bir durum olamaz. Avrupa bir an önce saldırıların gerçekleştirilmesine engel olmalı ve sorumlulara ciddi müeyyideler uygulamama keyfiyetinden kaçınmalıdır. Unutulmamalıdır ki ancak insanların farklı kimlik ve inançlarıyla huzur içinde yaşayabilmeleri hâlinde güzel bir gelecek tesis etmek mümkün olacaktır.

  • Zafer Sırakaya
    Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) Başkanı

    Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki demokratik devletlere üç alanda önemli yükümlülükler düşüyor. Bunlardan birincisi, can ve mal güvenliği; ikincisi, din ve vicdan özgürlüğü; üçüncüsü ise fikir hürriyetidir. Ancak terör örgütünün Zeytin Dalı Harekâtı’nı bahane ederek gerçekleştirmiş olduğu saldırılar söz konusu üç alanı da temelden ihlal etmesine rağmen, DiasporaHaber tartışma sorusunda bahsedilen siyasi körlük devam ediyor ve terör örgütüne karşı anlaşılamaz bir şekilde müsamaha gösteriliyor. Bu noktada ifade edilmesi gereken bir diğer husus ise saldırıların düzenlendiği yerlerin “Türk kuruluşları” değil, camiler, yani ibadethaneler olmasıdır. Geçmişte Almanya’da sinagoglar yanarken bugün camiler hedef noktası hâline getirildi. Ancak unutulmamalıdır ki bugün camilere saldıranların başka ibadethanelere saldırmamasının bir garantisi yok. Bu bağlamda meseleye sadece Türkiye’nin terör örgütü PKK ile mücadelesi penceresinden değil daha geniş bir perspektiften bakılması ve ilgili önlemlerin acil bir şekilde alınması gerekir.

    Şimdiye dek Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadıkları Avrupa devletlerinin hükümetleri maalesef edilgen kaldılar ve yabancı medya kuruluşları meseleyi Türk-Kürt çatışması şeklinde lanse etmeye çalıştılar. Hâlbuki böyle bir çatışma yok. Ortadaki sorun tamamen bu devletlerin terör örgütünün eylemlerine karşı yeterince ses çıkarmamasından kaynaklıyor. Bunun da ötesinde Alman Focus Online dergisinin yayınlamış olduğu bir habere göre, Suriye krizinin başlangıcından bu yana Almanya’dan 300 teröristin, terör örgütü saflarında savaşmak için bölgeye gittiği ortaya çıktı. Söz konusu teröristlerin Suriye’nin kuzeyi ve Irak’taki kampların yanı sıra Belçika’da da askeri eğitim aldıkları ortaya çıktı. Düşünebiliyor musunuz artık Avrupa’nın göbeğinde bile teröristler eğitiliyor. Ve haberde aktarılanlara göre bu teröristlerin 125’i yeniden Almanya’ya geri dönmüş durumda. Ağır silah kullanabilen insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya Almanya’da dolaşıyorlar ve Almanya’daki Türk toplumu için de büyük bir tehdit oluşturuyorlar. Tüm bunlardan hareketle aslında meselenin siyasi körlüğün ötesinde çok farklı bir boyuta evirildiğini söylemek mümkün.

  • Mustafa Yeneroğlu
    TBMM Anayasa Komisyonu ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Üyesi ve AK Parti İstanbul Milletvekili

    Bence siyasi körlüğün yanında hukuki bir körlükten de bahsedebilecek noktaya gelmiş olmamız ürkütücü. Siyasi körlük vardı ve PKK terör örgütü Batı Avrupa ülkelerinde gayet rahat, her türlü faaliyetini icra edebilecek noktadaydı zaten. Ciddi organize suçlar, terörün finansmanı, terör örgütüne militan devşirme gibi konular buna dâhil. Tüm bunların ancak siyasi körlük ve hatta destek ile mümkün olabileceği ortada.

    Terör örgütünün yoğun faaliyet imkânları sebebiyle devamlı harekete geçirebileceği ve şiddet olaylarına tahrik edebileceği sayısız genç var. Camilerimize yönelik gerçekleştirilen son saldırılar, bu gençlerin ne kadar canavarlaştırılabildiğini ortaya koydu. Bunların karşısında yürütmenin gelişmelere kayıtsızlığı, Türk toplumu içinde ilgili devletlere ve emniyet güçlerine olan güveni zedelediği gibi, olaylar karşısında biçare bir hissiyatın oluşmasına da vesile oluyor. Bu durum ümitsizliğe sebep oluyor ve dolayısıyla olması gerekenin aksine sosyal ve siyasal katılımı da olumsuz etkiliyor. PKK gibi örgütlerin o ülkelerde tam istediği de bu. Meseleyi uluslararaası bir sorun hâline dönüştürmek ve Türkiye hakkında ilgili ülkelerdeki söylem hâkimiyetini güçlendirmek. Bu husus daha büyük sorunlara gebe bir mesele ve gün geçtikçe daha başarılı olduklarını görmek çok üzücü.

    Ayrıca ilgili ülkelerde ırkçı akımları da tetikleyen bir gelişme bu. Çünkü yerel çoğunluk toplumlara, “yabancı sorunlarını ülkemize taşıyorlar ve bizim gerçek sorunlarımız ciddiye alınmıyor” propagandasının önünü açıyor. Bu olaylar karşısında, öfkenin artması ve siyasetten ümidin kesilmesi yerine, hikmetle mücadeleyi daha güçlü bir biçimde sürdürmek zorundayız.

YORUM 0

Yorumlarınızı gönderin, tartışmamıza siz de katılın!
1000 karakter sınırında yazın. Hiçbir bağlantı veya biçimlendirmeye izin verilmez. Yorumlar moderatörlüdür ve hemen görünmeyebilir. Ekran adları, yorumunuzla birlikte görüntülenir.

  • Sohbeti izle -Bu makaleye yorum gönderildiğinde e-posta güncellemelerini almak için kaydolun.