Filiz Kartal

Türk-Almanların Yurttaşlık Algıları ve Gündelik Irkçılık

Çalışmalar, Almanya’da toplumsal eşitliğin sağlanması için yurttaşlığın yeterli olmadığını gösteriyor. Yurttaşlığın biçimsel eşitliğinden öte, toplumsal eşitliğin sağlanmasında gündelik ırkçılık hâlâ önemli bir engel olmaya devam ediyor.
9 Ağustos 2018

Geçtiğimiz haftalarda Almanya’da Türk kökenli futbolcu Mesut Özil’in kendisine yönelik ırkçı tavırları gerekçe göstererek Alman milli futbol takımından ayrılması üzerine sosyal medyada #MeTwo etiketiyle göçmenlerin günlük hayatta karşılaştıkları ırkçılığa örnekler ve bu harekete destek olan gönderiler paylaşılmaya başlandı. Sonrasında yayınlanan bir haberde ise Mannheim Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmada, pedagoji öğrencilerinde ‘Murat’ ve ‘Max’ adındaki iki öğrencinin kâğıtlarının değerlendirilmesi istenen deneyde, aynı sayıda hata olmasına rağmen üzerinde Murat ismi yazan kağıtlara daha düşük not verildiği belirtilmekteydi.

Bu haberler “Değişen Yurttaşlık Anlayışları ve Pratikleri: İkinci Kuşak Türk-Almanların Deneyimleri ve Algıları” başlıklı doktora tezim[1] için 2003 yılında yaptığım görüşmelerdeki çarpıcı ifadeleri hatırlattı. Çalışmada, yurttaşlığın, siyaset sosyolojisi (Yasemin Soysal’ın ulus-sonrası yurttaşlık modeli)[2] ve normatif siyaset felsefesi (Will Kymlicka’nın çok-kültürlü yurttaşlık teorisi)[3] içinde çözülmeye çalışılan sorunlarını, somut bir bağlam içinde (ikinci kuşak Türk-Almanlar örneğinde), bireysel algılardan hareketle ele almıştım. Uluslararası göçün yurttaşlık üzerindeki etkilerini, yurttaşlık pratiklerine referansla açıklamaya çalışmıştım. Söz konusu nitel araştırma 15 yıl öncesine ait bulguları içerse de gündemdeki ayrımcılık ve ırkçılık konularında dikkat çekici pek çok noktaya sahip.

Çalışmada, ikinci kuşak Türk-Almanların, yurttaşlığın farklı boyutlarını nasıl algıladıkları konusu Will Kymlicka ve Wayne Norman[4] tarafından önerilen üç boyut (hukukî statü, kimlik ve yurttaşlık erdemleri) üzerinden sorgulanıyor. Algılara vurgu, bireylerin gerçekliğe hikayelerle anlam verdiğini varsayan sosyolojik/antropolojik kuramsal varsayımdan kaynaklanıyor. Görüşler, onlara anlam veren hikâyelerde gömülüdür. Klaus Eder’in[5] veciz ifadesiyle “insanlar anlatı hayvanlarıdır.” Algıların ve deneyimlerin anlaşılması ise yurttaşlığın katı devletçi/hukukî yorumlarını aşma çabasıdır.

Hukukî statü ve yurttaşlık algıları

Hukukî statü ile sivil, siyasî ve toplumsal haklar ve belli görevler kastediliyor. Türk-Almanların büyük çoğunluğu sivil, toplumsal ve kültürel haklara (‘denizen’lar[6] olarak) sahipler ve toplumsal hayatın pek çok alanında yer alıyorlar: ekonomik alanda (emek pazarında çalışan ya da işveren olarak), konut pazarında (kiracı veya ev sahibi olarak), kültürel hayatta (yazar, sanatçı, müzisyen ya da bilim adamı olarak) ve politikada (fikir önderi veya siyasetçi olarak).

Alman yurttaşlığı almak, bu kişiler için yasal statülerinin siyasi haklarla tamamlanması ve böylelikle siyasi topluluğun tam bir üyesi olmaları demek. Dolayısıyla yurttaşlık, oy vermekle ya da devlet görevlerinde bulunmakla, siyasi gücün kullanımına katılmak anlamına geliyor. Ayrıca, Alman yurttaşlığına sahip olmak, farklılıkların birey üzerindeki olumsuz etkilerini (ırka ya da sınıfa dayalı ayrımcılıkları) azaltıyor; dolayısıyla bireyin devlete sadakatini arttırıyor. Siyasi haklara sahip olmak, adaletle ilişkilendiriliyor ve ikinci sınıf yurttaşlık durumundan kurtulmak şeklinde nitelendiriliyor. Yurttaşlığın ‘haklar’ olarak algılanmasının arkasında hem siyasi hem de pragmatik dürtüler mevcut. Pragmatik yaklaşımla, yurttaşlık bir araca indirgeniyor. Fakat onların yurttaşlığa araçsal yaklaşımlarının, Alman toplumuna entegre olma ve böylece çoğunlukça kabul edilme isteklerini içerdiği düşünülebilir. En nihayetinde, yurttaşlık, siyasi topluluğa dâhil olmanın anahtarı olarak, biçimsel eşitliği sağlayan önemli bir araç.

Kimlik ve yurttaşlık algıları

Katılımcıların kimlik kavrayışları, bir kültürel gruba aidiyetle ilişkili değil. Kültür, toplumsal bir tasarım olduğu ve ikinci kuşak Türk-Almanlar da çok-kültürlü bir çevrede toplumsallaştıkları için, ‘ikisi birden olmak’ (being both) şeklinde kavramsallaştırılabilecek, çakışan (overlapping) kimlikler geliştiriyorlar. Günlük hayatlarında, Türk ve Alman kimlikleri sürekli yer değiştiriyor, böylelikle ‘ikisi birden olmak’ durumsal (situational) bir tavır olarak deneyimleniyor. Kimliğin kaynağı ‘kişilik’ olurken bu anlayış da yurttaşlığa araçsal bakışları ile örtüşür durumda. Kişiliğin, kimliğin kaynağı olması ve yurttaşlığın bir araç olarak algılanması, kimlik ile yurttaşlığın birbirinden ve ulusallık anlayışından ayrıldığının işareti olarak yorumlanabilir. Katılımcıların çifte yurttaşlık talepleri de milliyet, yurttaşlık ve kimliğin birbirinden ayrı algılandıklarını gösteriyor.

Yurttaşlık erdemleri

Katılımcılar kendilerini yasalara uyan ve idealist yurttaşlar olarak tanımlıyor ve bu erdemleri Alman toplumu içinde edindiklerini belirtiyorlar. Alman kültüründen aldıkları diğer bir özellik olarak, eleştirel bakış açısı olan, bağımsız ve özgür bireyler olduklarını vurguluyorlar. İki-kültürlülüğün (biculturality), kendilerine ve ötekilere farklı açılardan bakabilme ve açık fikirli olabilme yeteneği kazandırdığını ileri sürüyor; böylece de başkaları ile birlikte yaşamada önemli gördükleri ‘hoşgörü’ye sahip insanlar olduklarını düşünüyorlar. Katılımcıların çoğu hem Türkiye’ye hem de Almanya’ya karşı sadakat duyduklarını ve iki ülkeyi de ‘vatan’ları olarak gördüklerini belirtmiş durumda.

 Yurttaşlık ve gündelik ırkçılık

Söz konusu araştırma kapsamında yapılan derinlemesine mülakat ve odak gruplarda, katılımcıların ayrımcılık ve ırkçılık konularındaki yorumları oldukça dikkat çekiciydi. Örneğin; hemen hemen bütün katılımcıların ‘hoşgörü’ söylemini benimsediğini görmek mümkün. Bu esasında içinde yaşadıkları toplumda, bazılarının diğerlerine ‘hoşgörü’ göstermesinin beklendiği bir hiyerarşinin olduğunu/hissedildiğini gösteriyor. Dahası Philomena Essed’in vurguladığı gibi “hoşgörü söylemi, bireylerin birbirlerinin ırkçılığını hoş görmesinde olumlu bir değer gören ideolojik atmosferin temelidir.”[7]

Essed, gündelik ırkçılığın ırkçı pratiklerle ve yaygın toplumsal davranışlarla ilgili olduğunu söyler.[8] Gündelik ırkçılık, ırkçılığın aleni ve aşırı biçimlerinden farklı kodlanmıştır, bilinçli olarak amaçlanmamış davranışlardır ve kurumsal pratiklerin içine işlemiştir. Öyle ki bazen bir durumun ırkçılık olup olmadığı tartışma konusu olabilir. Irkçı çağrışımları anlamak için koşullara veya başka deneyimlere de bakmak gerekebilir. Katılımcılar, Essed’in ‘gündelik ırkçılık’ diye tanımladığı duruma uyan pek çok anekdot anlatmış durumdalar. Okulda, iş veya sosyal konut başvurularında kimileri dış görünüş (saç ve ten rengi) kimileri de isimlerinden dolayı ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirtmişlerdi. Genç bir tıp doktoru olan görüşmeci, Almanya’da toplumsal eşitliğin sağlanması için yurttaşlığın yeterli olmadığını belirtmiş ve “neden” sorusuna: “Alman olmuyorsunuz. Sizi Türk olarak görüyorlar. İsminize bakıyorlar ve “nerelisin?” diye soruyorlar. Sosyal eşitlik için isimler değiştirilmeli ya da din. Tabii bu imkânsız…” Almanya’da toplumsal eşitlik için neler gerektiği sorusunu, bir odak grup katılımcısı “isimler değiştirilmeli” diye yanıtlamıştı. Bir görüşmeci de eşitliği ‘çok büyük bir hedef’ ‘ütopya’ olarak nitelendirmişti.

Essed’e göre, gündelik ırkçılıkta, hâkim ırka/etnik gruba mensup olanların, kendi grubundan olanları otomatik kayırmalarının arkasında üstünlük inancı yatıyor: Onların hayatlarının daha kıymetli olduğuna, kendi kültürlerinin ve medeniyetlerinin daha üstün olduğuna dair derindeki inançları. Bu üstünlük inancı çoğu zaman ırkçılığa maruz kalanlar tarafında da içselleştirilmiş durumda ve bizzat kendileri gündelik ırkçılığın failleri durumuna gelebiliyor.[9] Araştırmanın odak gruplarından birinde, Almanların göçmenlere karşı tavırları tartışılırken katılımcılardan biri ayrımcılık örneklerini Almanların ırkçı olduğunu vurgulayarak şu şekilde eleştirmişti: “Bu ırkçılık… Herkesin her yerde yaşamaya hakkı var. Hintlileri her yerde görebilirsiniz.” Bir başka görüşmeci ise Türkiye’den gelen göçmenleri ‘kara kafa’ olarak tanımlamış, neden bu nitelemeyi kullandığı sorulduğunda da ‘bütün yabancıları’ kastettiği şeklinde düzeltmişti!

Sonuç olarak, bu araştırma çerçevesinde, ikinci kuşak Türk-Almanların yurttaşlık kavrayışlarının, bir tür ‘çoklu yurttaşlık’ anlayışını işaret ettiği ileri sürülebilir. Çoklu yurttaşlık, çifte yurttaşlık gibi hukukî bir kavram değil; siyasi, toplumsal ve psikolojik yan anlamları olan, toplumsal bir kavram. Siyasi anlamı, hukukî bir statü olarak yurttaşlığın, milliyete bağlı olmaması gerektiğini vurguluyor. Yurttaşlığın siyasi boyutu, çıkarlarla yakından ilgili ve ‘iyi bir hayat’ için araç olarak görülüyor. Toplumsal boyutu, çok-kültürlü bir çevrede kurulan kimliğin ‘ikisi birden olma’ya izin verdiğini gösteriyor. Psikolojik boyutu, bireylerin yaşadıkları ve siyasi ve toplumsal haklarından faydalandıkları devletin sınırlarını aşan bağlılıkları olduğunu ortaya koyuyor. Yani, bireylerin paralel bağlılıkları olabilir. Bu yeni yurttaşlık anlayışı öte yandan çelişkili; çünkü ulus-devlet yurttaşlığı gibi belirli referansları bulunmuyor. Son olarak, yurttaşlığın biçimsel eşitliğinden öte toplumsal eşitliğin sağlanmasında gündelik ırkçılık hâlâ önemli bir engel olmaya devam ediyor.

 

Prof. Dr. Filiz Kartal
Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE)

 

………..

[1] Kartal, Filiz (2009). Changing Concepts and Practices of Citizenship: Experiences and Perceptions of Second-Generation Turkish-Germans. Staarbrücken: VDM Verlag.
[2] Soysal, Yasemin N. (1994). Limits of Citizenship: Migrants and Postnational Membership in Europe. Chicago: University of Chicago Press.
[3] Kymlicka, Will (1995). Multicultural Citizenship: A liberal Theory of Minority Rights. Oxford: Clarendon Press.
[4] Kymlicka, Will and Wayne Norman (2000). “Citizenship in Culturally Diverse Societies: Issues, Contexts, Concepts” in W. Kymlicka and W. Norman (eds.), Citizenship in Diverse Societies. Oxford: Oxford University Press.
[5] Eder, Klaus (2001). “Social Movement Organizations and the Democratic Order: Reorganizing the Social Basis of Political Citizenship in Complex Societies” in C. Crouch, K. Eder, and D. Tambini (eds.) Citizenship, Markets, and the State. Oxford: Oxford University Press, s. 230.
[6] denizen: ev sahibi ülkede yasal ve süresiz oturma izni bulunan göçmen.
[7] Essed, Philomena (1991). Understanding Everyday Racism. An Interdisciplinary Theory. London: SAGE Publications, s. 291.
[8] Essed, Philomena (2007). “Everyday Racism” in J. H. Moore (ed.), Encyclopedia of Race and Racism, s. 447.
[9] Essed, 2007, s. 448.