25 Temmuz 2018

Günler öncesinden başlayan heyecan, eşe dosta hediyelik alınan çikolata ve kahve, yol için hazırlanan sarmalar ve börekler, daha ilk mola yerinde demlenen çay eşliğinde muhabbetler, bulunan en yakın ağaç gölgesinde yapılan şekerlemeler ve günler süren meşakkatli yolculuk sonrasında memleket sınırında al bayrağı görünce dökülen sevinç gözyaşı… Yıllar içinde biriken farklı farklı sıla yolu hikâyeleri kişisel anı hafızalarında çoktan yerini aldı. Biz de “söz uçar, yazı kalır” diye hatıralarınızın bir kısmını DiasporaHaber okuyucuları için yazıya döktük.

Yeliz Okur (30),  Baden Baden, Almanya

“Yolculuk esnasında yemek olmazsa olmazımızdır bizim. Bir kaç gün öncesinden hazırlık yaparız. Zeytinyağlı sarmamız bile olur. Ayrıca portatif buzdolabında içeceklerimiz. Sucuk, ekmek, domates, salatalık, beyaz peynir vazgeçilmez…

Tuvaletler eskiden büyük sıkıntıydı doğru; ama artık güzergâh üzerindeki benzinlikler de rahat ve güvenli.

Ayrıca eskiden otelde konaklama yoktu. Ama artık var ve inanılmaz rahat. İlk günün yorgunluğunu atıp ikinci gün dinlenmiş ve rahat bir şekilde evden çıkıyormuş gibi seyahat edebiliyorsun.

Bir de eskiden navigasyon yoktu, hey gidi! Haritaları açıp bakardı bizimkiler.”

Ayşe Karahan (50), Detmold, Almanya

“Almanya’ya 1981 yılının Ağustos ayında geldim, 13 yaşında. Üzerinden bir sene geçti, biz tekrar izne gideceğiz.

Babam Ford almıştı, 12 kişilik minibüs. O zaman herkes izine gidemediği için birkaç aile birleşip gitmek makbule geçiyordu.

Biz 5 kişiydik, 5 kişilik bir başka aileyi de arabamıza aldık. 10 kişi arabayla izine Türkiye’ye gideceğiz. Bir de arabanın üstüne bagaj konulacak ve arabanın içine valizler yüklenecek.

Çıktık yola, tabii araba 80 kilometre hızdan fazla gitmiyor, şimdiki arabalar gibi modern, hızlı değil. Öyle olunca yol güzergâhı iki, üç hatta dört gün sürüyor.

Yollarda duruyoruz, yemek yapıyoruz, yiyoruz içiyoruz, ama korku da var bir yandan. Yollar rahat değil, uyuyamıyorsun, uyumamak için ayakta duruyorsun. Senelerce böyle yolculuk yaptık.

Sonra tabii büyüdük, yaşımız erdi, çoluk çocuk sahibi olduk derken, bu sefer eşim ve üç çocuğumuzla beraber ilk izine 1994’te gittik.

O senelerde savaş var, o yüzden İtalya üzerinden gitmeye karar verdik. İtalya güzergâhı da çok uzun ve meşakkatli geçiyordu.

Almanya’dan İtalya’ya vardık, orda gemiyi bekledik, gemiyle 8 saat yolculuk yaptık. Sonrasında ise yolculuğa karadan devam ettik.

Dönüşünü böyle yapmayalım, bu sefer Yugoslavya üzerinden gidelim dedik.

O senelerde Bosna Savaşı vardı, ne cesaret bilmiyorum. Şu an düşününce o cesareti şimdi bulur muydum bilmiyorum.

Almanya’ya dönüş yolunda, etrafımız tanklarla dolu, savaş tankları ve arabada üç tane kız çocuğumuz var. O tankların arasında biz molalarda ihtiyaçlarımızı gideriyoruz, yolculuk yapıyoruz, bir yerlerde dinleniyoruz.

Şu an hâlâ diyorum ki kendime “Biz o sene Türkiye’ye gitmeseydik n’olurdu yani?” Demek ki gurbet hasret ağır basıyor ki yol üzerindeki ülkelerde savaş olmasına rağmen o sene yine gitme cesareti bulduk.

Giderdik, gelirdik, yolculuklarımızın ağır, sıkıntılı geçtiği zamanlar olurdu. Hele bir sene hiç unutmuyorum, o çok ağırdı…

Türkiye’den dönüyoruz, Bulgaristan’a geldik. Bulgaristan’da bir vize uygulaması vardı o zamanlar, biz o vizeyi gidiş geliş almamışız, sadece Türkiye’ye gidiş almışız. Almanya’ya dönüş vizemiz yok.

Geldik Bulgaristan’a, gümrükten bizi geçirmediler, dediler siz vize alacaksınız, vizeye başvurmanız lazım. Öyle bir şey ki, çocuklarımız çok küçük, çaresizlik o biçim, eşim beni herhangi bir meydana bıraktı, etrafımda tabii Türkler var benim gibi endişeli.

“Sen burada çocuklarla birlikte arabanın yanında dur” dedi eşim, “Ben konsolosluğa gideceğim taksi tutup, vizemizi alıp geleceğim.” Bizim gibi birkaç kişi daha var aynı sorunu yaşayan, birileri giderken eşim de gitti onlarla.

Eşim gitti, bilmediğim tanımadığım bir yerde bekliyorum, ama korkum o kadar fazla ki, üç tane çocuk, ya gelmezse, ya konsoloslukta başına bir şey gelirse, hani her taraf yamyam kaynıyor. Ya bir şeyler olursa ne yaparım diye düşünüyorum tedirginlikle.

Orada o aciz bekleyişimi hiç unutmam. En korktuğum an oydu. Tuvalete bile gitmiyordum, arabamızın yanından bir an bile ayrılmıyordum, çocuklarıma bir şey olur, yalnız kalmasınlar diye.

Eşim konsolosluktan vizeyi alıp geldiğindeki sevincimi anlatamam. Allah’ıma çok şükür bir şey olmadan vizeyi alıp gelebildi o gün.

Her sene maceralarımız farklı olurdu ve illa bir sıkıntı yaşardık. Eziyetlerimiz, sıkıntılarımız hep değişti yıldan yıla. “Oh be, evet bu sene çok güzel izine gidip gelebildik” dediğimiz şu son 6-7 senedir. Ondan öncesi hep sıkıntı hep maceradır.

Yollarda, gümrüklerde arabaları aradıklarında, bütün yükümüzü döktüklerinde uyguladıkları eziyetler…

Mesela bir seferinde Bulgaristan polisi yolda arabamızı kenara çekti sabahın dört buçuk beşinde, pasaportlarımızı aldı.

Neden pasaportlarımızı aldı ve biz neden verdik hâlâ anlamış değilim ama o gün geri vermedi pasaportlarımızı, tehdit etti, sıkıntı yaşadık. Korkuyorsun tabii, Bulgaristan polisi hakkında birçok söylemler vardı o zamanlar.

Herkes anlatırdı, yolunuzu kesiyorlar, ailenizi rahatsız ediyorlar, arabayı soyuyorlar diye… Her türlü korku var içinde insanın, pasaportun gitmiş, geri gelmemiş, arabadan inip pasaportu almaya gitse eşim, bu sefer çocuklar için korkuyoruz, hani gidince gelecek mi?

Bekledik arabanın içinde pasaportlarımız geri gelsin diye. Meğer pasaportun içine para koysaymışız, rüşvet verseymişiz pasaportlarımızı hiç almayacakmış polis.

O zamanlar rüşvet olayı çok fenaydı, çok rüşvet alırlardı. Her durdurulduğun yerde rüşvet isterlerdi, ‘çorba parası’. Gümrüklerde mesela, pasaportun içine para koyarsan arabanı dökmüyorlardı, “Geç, komşu geç” diyorlardı. Onlar paraları alsın, bizim de yolumuz açılsın diye… “

Nagehan Karadağ Otçuoğlu (37), Düren, Almanya

“Bir sene boyunca burnumuzda tüten memleketimize yaklaşıyorduk, birkaç kilometre sonra İpsala sınır kapısından geçecektik ve içimizde her sene yaşadığımız heyecan ve sabırsızlık vardı.

Ben memleket toprağını öpeceğim diye hayal kurarken, beyaz büyük bir araç dikkatimi çekti, üzeri grafiti boyasıyla kaplanmış ilginç bir araçtı.

Plaka Almanya plakasıydı, belli ki onlar da memlekete tatile gidiyorlardı. İpsala’dan giriş yaptıktan sonra mola vermiştik, birkaç dakika önce gördüğüm araç yaklaşıyor ve aracın penceresinden iki el bize el sallayarak “Hallo” diye sesleniyordu.

Az önce Türk olduklarını ve Türkiye’ye tatile geldiklerine düşündüğüm aracın içindeki kişiler meğer genç Alman bir çiftmiş.

Onlar bize el sallarken biz de deli gibi el sallıyor ve sanki yıllar önce kaybettiğimiz bir yakınımızı görmüşüz gibi heyecan duyuyorduk.

Peki, neydi bizi bu kadar mutlu eden? Memleketimize gelmiş olmanın verdiği huzur mu? Bizimle aynı seyahati yapan Alman bir çiftten selam almak mı?

Yoksa Türkiye’de “Almancı” olup Almanya’da “yabancı” olmanın yaşattığı burukluğu o an için tamamen unutmuş olmak mı?”

Mehmet Kural (57), Uetersen, Almanya

“Ben her defasında en büyük acıyı ülkemden ayrılırken hissederim. Aynen bir annenin çocuğundan ayrıldığında yaşadığı acıya benzer. Bu yüzdendir ki, 1985 yılının yazında ilk kez Kapıkule’den memlekete girdiğimde, içimden toprağı öpmek duygusu gelmişti. Gümrükteki asılı bayraktan uzun süre gözümü alamadım.

O zamanlar Türkiye’ye arabayla gelmek çok müşküldü. Bir keresinde Türkiye’ye girdikten sonra uzun süre saman yüklü bir kamyonun arkasından gitmek zorunda kaldığımı unutamıyorum.

O zamanlar, Edirne’den Amasya’ya köye varana kadar yollar hep tek şeritti. Bu çok zahmetli ve tehlikeliydi, çünkü o uzun yolda yavaş giden araçları sollamak gerekiyordu. Şimdi yollar çok rahat.

Eskiden gümrüklerde de sıkıntı çok olurdu. Sadece sınır kapılarında değil, Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra da Türk polisi trafik kontrolü adı altında rüşvet alırdı. Artık yok böyle şeyler.

Sınır kapılarında triptik kâğıdı alabilmek için bir memurdan diğer memura gidip gelmek zorunda kalırdık. Şimdilerde öyle değil.

Artık teknolojinin gelişmesiyle girişte tek memur bütün işlemleri yapıyor.

Memleket heyecanı da eskiden çok daha yoğun olduğundan bütün bu zahmetlere severek katlanıyorduk. Şimdi yolculuk yapmak çok rahat. Arabaya binince tatilin başlıyor… “

L.D. (49), Gent, Belçika

“1977 de Belçika’ya geldikten sonra ilk defa memleketimize izine 1980 yılında gidebilecektik. Temmuz ayının başında okullar kapanınca arabayla yola çıkmaya karar verdik. Babam birkaç ay öncesinden bir araba aldı: Ford Taunus. Mavi renkli steyşın, çok güzel bir arabaydı. Bu babamın ilk arabası ve ilk uzun yolculuğu olacaktı.

Heyecan yüreğimizi kaplamış, kalbimiz küt küt atıyordu. Arabanın üzerine bagaj yerleştirildi, eşyalar sıkıca bağlandı.

Cuma namazını kılıp babamın sözleştiği arkadaşlarıyla dört araçlık bir konvoyla çıktık yola. İstikametimizi haritadan yazmıştık; Belçika’nın Liege şehri üzerinden sınırdan çıkıp Almanya, Avusturya, Yugoslavya, Bulgaristan ve nihayetinde Kapıkule’den anavatanımıza giriş yapacaktık.

Önümüzde yol tecrübesi en fazla olan rahmetli Vahit amcamız vardı. En arkaya da tecrübeli bir amca geçti.

Babamın yol tecrübesi olmadığından onu araya aldılar. Ben henüz 11-12 yaşlarında bir çocuğum. Arabada ablam ve dört kardeşimle birlikte sekiz kişiyiz.

Bulgaristan’da gece Plovdiv’i geçtik, Svilengrad’a doğru ilerliyoruz.

Babam birlikte olduğumuz yol arkadaşlarına “Uykum geldi, yatsak” dedi.

Vahit amca, “Yola çıkalı üç gün oldu. Türkiye’ye 70 kilometre kaldı. Kapıkule’ye varalım gümrükte yatarız” dedi.

Babam itiraz edemedi. Ama çok yorgun ve uykusuz olduğu belliydi. Ablam ön koltukta oturuyor ve yanlış gitmeyelim diye hem yolu hem de öndeki aracı takip ediyordu. Aradan çok zaman geçmedi büyük bir gürültü ile sarsıldık.

Babam direksiyonda uyuyakalmış, yolun sola döndüğünü fark etmemiş ve karşıdaki kaldırıma çarpmıştı.

Çarpmanın etkisiyle arabanın üzerindeki bagaj ön camı kırarak üzerimizden uçtu. Hepimiz üzerimizdeki şaşkınlığı atınca dışarı çıktık.

Çok şükür kimsede bir şey yoktu, yalnız ablamın gözüne cam parçaları girdiğinden kanıyordu.

Kazayı gören yoldaki araçlar durdular ve bizi teselli etmeye çalıştılar. Arabamızın ön aksamı kopmuştu ve kullanılamaz durumdaydı. Bulgar polisi geldi. İçlerinden biri çat pat Türkçe biliyordu.

Bize, “Komşu araba kalacak, baba kalacak siz gidecek” dedi. Başta çok korktuk babamıza bir şey yaparlar diye ama yardım için duran diğer Türkler bunun bir prosedür olduğunu ve aracı mesai saatinde yetkililere teslim edince babamı göndereceklerini söyleyince rahatladık.

Eşyaların bir kısmını birlikte geldiğimiz diğer araçlara yükledik. Annem ve altı çocuk kalan eşyalarla birlikte Almanya’dan gelen Türk otobüsüne binerek yola devam ettik.

Vahit amcalarla İstanbul’da buluşacaktık. Otobüs bizi İstanbul’a getirdi, otogar diye bir yere bıraktı. Biz indik ama etrafta başka otobüs yok.

Altı çocuk, bir kadın ve sarıp sarmalanmış eşyalar. Gelip geçen herkes bize bakıyordu. Bizi soyacaklar diye korkuyoruz bir taraftan. Bir amca pazarcılık yapıyormuş, yanımıza geldi, durumu anlattık o da bize acıyıp yardım etmek istedi. Ama biz kaçırılmaktan ve soyulmaktan korktuğumuzdan yardımı yine kabul etmedik.

Akşam olmak üzereydi. Amca sağ olsun yine geldi.

“Yenge buradan otobüs gitmez. Burası Anadolu otogarı. Burada sadece yurtdışından gelen otobüsler durur. Siz Topkapı otogarına gideceksiniz. Gelin götüreyim. Benim de çoluk çocuğum var korkmayın.” dedi.

Vakit de kararmak üzere olduğundan çaresiz korka korka arkası açık pazar abasına bindik. Tabi bildiğimiz bütün duaları okuyoruz.

Bir müddet sonra Topkapı otogarına geldik, orada bizi Vahit amcalar bekliyormuş. Çok sevindik, neyse ki kavuşmuştuk. Pazarcı amcaya çok teşekkür ederek ayrıldık ve Eskişehir otobüsüne bindik.

Gece sabaha yakın Eskişehir’e geldik. Otogarda indikten sonra bir polis memuru ile karşılaşıp kaza yaptığımızı ve babamızın Bulgaristan’da kaldığını, bizim de yolu bilmediğimizi söyledik ve kendisinden yardım istedik.

Sağ olsun polis amca bir taksiye bizimle bindi. Yolda nereye gideceğimizi sordu.

Annem de “Emek mahallesine” dedi. Orada dayımlar ve halamlar oturuyormuş. Polis amca bir anda korku içerisinde, “Abla sen ne diyorsun?! Emek mahallesi çok tehlikeli. Benim polis olduğumu anlarlarsa vururlar.” dedi.

Biz bilmiyoruz tabi o zamanlar memlekette sağ-sol davası varmış. Ama çaresiz annemi ve bizi görünce yalnız da bırakamadı.

Biz de tam adresi bilmiyoruz, sokak sokak arıyoruz.

Neyse uzun aramalardan sonra polis evi buldu ve bizi halamlara teslim ederek adeta kaçar gibi ayrıldı. Biz halamlarda kahvaltı yapıp birkaç saat dinlendikten sonra kapı çaldı.

Açtığımızda babam karşımızdaydı. Babamı güler vaziyette görünce biz de çok rahatladık ve sevinçle koşup sarıldık. Tabi o zamanlar cep telefonu mu var!

Bu zorlu ve yorucu ilk izin yolculuğumu hiç unutamam.”