DÜNYA

Popülizmin gölgesinde “Irkçılık ile Mücadele”

Dünyanın dört bir yanında “öteki”ne tahammülsüzlüğün arttığı bir ortamda ayrımcılık ile mücadelenin önemi giderek artıyor. “Uluslararası Irk Ayrımcılığı ile Mücadele Günü” de bu doğrultuda evrensel bir farkındalık oluşturmak için bir araç niteliğinde.
21 Mart 2018

Ayrımcılığa son vermek ve ayrımcılığa karşı farkındalık kazandırmak için her yıl 21 Mart tarihinde “Uluslararası Irk Ayrımcılığı ile Mücadele Günü” kutlanıyor.

1960 yılında Güney Afrika’da apartheid rejimine karşı barışçıl protestolar düzenleyen siyahilerin üzerine polis tarafından ateş açılması sonucu 69 kişi hayatını kaybetmişti. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu yaşanan elim katliamın anısına 1966’da 21 Mart tarihini “Uluslararası Irk Ayrımcılığı ile Mücadele Günü” ilan ederek uluslararası toplumu, ayrımcılığa son verme yönünde çaba sarf etmeye davet etmişti. Her yıl farklı temalarla gündeme gelen mücadele günü, 2018 yılında “Irk ayrımcılığı ile mücadele bağlamında toleransı, kabulü, birlikteliği teşvik ve çeşitliliğe saygı” başlığıyla anılıyor.

Eyleme yönelik farkındalık eğitimi

Irkçılık ve ayrımcılığa karşı koymanın en etkili yöntemi elbette eğitimden geçiyor. İnsanları zehirleyen ırk ayrımcılığı; eşitsizliklere, öfkeye, kedere, şiddete ve dayanışmadan yoksun toplumların oluşmasına neden oluyor. Her ne kadar bu yönde bir farkındalık oluşturmak önem arz etse de ırkçılığın zararlarını bilmek ve öğretmek hedefe ulaşmak için yeterli değil. Bu kapsamda esas olan ırkçı bir eylemin yaşandığı esnada doğru tepki verebilen bireylerin yetişmesi, zira müdahale edilmeksizin sözde bir karşıtlık ne yazık ki hiçbir fayda sağlamıyor.

Geçtiğimiz yüzyılda ırkçılık özellikle Avrupa’da acı izler bıraktı. Nazi Almanyası’nda yaşananlar hem siyasi hem akademik hem de sivil toplum nezdinde kınanıyor olsa da günümüzde kurumsal ırkçılığın hâlâ Avrupa’da canlı olması, bu konuda daha çok mesafe kaydetmemiz gerektiğini gösteriyor.

Batı’nın ırkçılıkla yeni imtihanı: mülteciler

Daha önce yaşanan talihsiz ayrımcı ve ırkçı tecrübelere rağmen devlet söylemlerine ve politikalarına yansıyan yapısal bir ayrımcılık söz konusu.

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş nedeniyle yaklaşık 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Refah seviyesi yüksek olmasından ötürü mülteciler, Avrupa ülkelerine de büyük rağbet gösterdiler. Ancak Avrupa ülkelerinin göçmenlere yönelik tutumu yeterince kucaklayıcı olmadı. Almanya, Fransa ve İsviçre gibi öncü ülkeler mülteci alımı konusunda kısıtlamalar getirirken sığınma talebinde bulunan kişilerin profilleri konusunda da seçici davrandıkları gözlemlendi.

Bilim, teknoloji, sanat, siyaset, insan hakları gibi konuların en önemli çalışma sahalarının merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri de Başkan Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle son aylarda adını sıklıkla ırkçı söylemlerle duyurdu. Amerikalıların yaşamlarını iyileştirmek ve güvenliklerini sağlamak gerekçesiyle altı Müslüman ülkeye vize yasağı uygulaması, yasadışı göçmenleri ülkelerine göndermesi ve mültecilere yönelik ağır ifadeler kullanması net bir şekilde ayrımcı yaklaşımını gözler önüne sermiş oldu.

Avrupa’da ırkçılığın yeni boyutu: İslamofobi

Tüm bunların yanı sıra özellikle Avrupa ve ABD’de yaşanan Müslümanlara karşı ırkçı ve ayrımcı tutum son döneme damgasını vuruyor.

DAEŞ ve benzeri terör örgütlerinin saldırıları dolayısıyla radikalleşme suçlamalarıyla yoğun olarak karşı karşıya kalan Müslümanlar; cami saldırıları, kadınların başörtüsüne yönelik yasaklar ve nefret söylemleri gibi konularla hedef tahtasında yer alıyor.

Fransa’da 2015 yılında yaşanan terör saldırılarının ardından kadınlar başta olmak üzere birçok Müslüman fiziksel ve psikolojik saldırıya maruz kaldı. Fransız medya organları ise sağduyulu bir yaklaşım sergilemek bir yana dursun, nefreti alevlendirecek kışkırtıcı bir dil kullanmaya devam ediyor.

Konuyla ilgili 10-11 Mart tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı’nda konuşan Georgetown Üniversitesi’nden Farid Hafez, Avrupa’da İslamofobi ve siyasi söylemler arasındaki ilişkiye odaklandı. Son dönemlerde devletlerin İçişleri Bakanlıkları vasıtasıyla İslam dinine ve Müslümanlara müdahale etmeye çalıştıklarına vurgu yaptı. Böylece İslam’a ve Müslümanlara yaklaşımlarının içişleri aracılığıyla bir güvenlik problemiymiş gibi gösterildiğini belirten Hafez, bu yaklaşımın yanlış olduğunun altını çizerek durumu “asitmetrik” bir davranış olarak değerlendirdi.

Geçtiğimiz yıl tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bir diğer ırkçılık vakası ise Budist zulmüne maruz kalan Arakanlı Müslümanların yaşadıkları trajedi oldu. Dünya kamuoyunda yaşanan katliama “dur” sesleri ancak on binlerce Arakanlının katledilmesi ve yüz binlercesinin Bangladeş’e göçü sonucu gündeme geldi.

Uzmanlara göre ırkçı söylemlerin bireysel ve toplumsal söylemlerinin de ötesine taşınarak siyasi söylemlere ve politikalara yerleşmiş olması, ırkçılığa karşı mücadelelinin artırılmasını gerektiriyor. Konuyla ilgilenen sivil toplum temsilcilerine göre, bu hususta evrensel boyutta kapsamlı ve etkili çözümler üretilmesi ilk olarak devlet organları tarafından desteklenmeli. Diğer yandan farklı etnik kökenlerin bir arada yaşadığı bir dünyada anlayış, saygı, hoşgörü, paylaşma, dayanışma gibi konuların gerçek manada gerçekleştirilmesi ayrımcılığı olabildiğince bertaraf edebilir.

© DiasporaHaber