Ünal Koyuncu

Mesut Özil Savunmasının Anlattıkları

Mesut Özil, savunmasına bir muhasebeyle başlamıştı. Kısaca da mentalite olarak asimile olmadığı için basit bir şekilde bir göçmen olarak kimliğinin öteki parçası olan tarafa saygı bekledi. Kimi yargıladı, kimi haklı buldu. Peki, dikkatleri günlerce toplayan ırkçılık tartışması, diskurdan öteye geçebildi mi?
16 Ağustos 2018

Belirli bir alanda yürütülen kamuoyu tartışmalarında öyle gelişmeler vardır ki, adeta bir dönüm noktasını oluşturur. O döneme kadar var olan genel kabuller doğrultusunda beklenmedik bir şeyin, yine tahmin edilmeyen bir kişi veya kuruluş tarafından ‘sıradışı’ bir şekilde gündeme getirilmesiyle oluşan yeni durum nedeniyle söylemler farklı bir mecraya kayar. Tartışmalar bittikten sonra bile o gelişme akılda kalır ve yürütüldüğü alan çerçevesinde sonraki benzer gelişmelerde sürekli referans olarak kullanılabilir.

Almanya’da bundan birkaç hafta önce şahit olduğumuz Mesut Özil’in savunması da böyle bir gelişmeydi. Türkiye’den göç etmiş ve aynı zamanda kökleriyle bağlarını koruyan bir ailenin çocuğu olan, ülkede doğup-büyümüş her Türk göçmenin ortalama sosyalizasyon sürecine tabi olmuş ve sonrasında futbol kariyerinde zirveye çıkmış bir kişi, çektirdiği bir fotoğraf yüzünden maruz kaldıklarıyla ilgili stratejik bir hamleyle savunma yaptı. Stratejik, yani üzerinde ciddi derecede düşünülmüş bir hamleydi, çünkü olayın öznesinin süreçte izlediği tutumla savunmasının zamanlaması ve yöntemi bunu gösteriyordu.

Kamuoyu savunmasını yaptığı vakte kadar yürütülen tartışmalarda nesneleştirilen Özil, sessizliğini bozarak özne haline geldi. Bu eylemiyle de aslında sessiz, daha doğrusu hareketsiz kalmamış olduğunu; basında hakkında çıkan yorumları, Alman Futbol Federasyonu Başkanı’nın tutumunu, kendisiyle çalışan sponsorların ilişkiyi noktalamalarını, taraftarlardan gelen ırkçı hakaretleri düşünüyor ve anlamlandırmaya çalışıyor olduğunu gösterdi. Bu sürecin sonunda geldiği noktayı da kimliğinin temel iki parçası olan iki dilden biriyle, yani ne Almanca ne de Türkçe değil, İngilizce olarak dünya kamuoyuyla paylaştı.

Mesut Özil ne yaptı?

Savunmasına bir muhasebeyle başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilişi esnasında, sonrasında Almanya’da çıkabilecek tartışmaları tahmin etseydi, bu adımı atar mıydı? Atarmış. Mesut Özil sadece Almanya ve Türkiye’de değil uluslararası basında da gündemin ön sıralarında yer alan açıklamasının ilk kısmını ‘ne olursa olsun yine o fotoğrafı çektirirdim’ sözüyle noktaladı. Özetle ‘almış olduğum terbiye gereği ailemin kökeni olan bir ülkenin devlet başkanıyla yine fotoğraf çektirirdim. Ben futbolcuyum. Siyasal bir amacım yok. Lütfen saygı’ mesajını verdi.

Bu mesaj, sonrasında gelen ve Almanya’daki ırkçılık olgusuna dikkat çeken zihinlere tokat atıcı nitelikte cümlelerle birlikte düşünüldüğünde, tartışmaların başından beri göç geçmişi olan bir kişinin kamuoyu araçlarıyla terbiye edilmeye çalışıldığı ve bu kişi üzerinden temsil ettiği Türk göçmenlere yönelik yoğun mesajların verildiği bir süreçte ezber bozan bir adım oldu. Özil tartışmanın patlak verdiği günlerde çıkıp açıklama yapabilirdi. O günlerde tercihini devam etmekten veya istifa etmekten yana kullanabilirdi. Fakat bunu yapmadı.

Bu esnada ama Özil’e karşı, Almanya’daki Türkiye tartışmalarında genel bir kural hâline gelen zincirleme tepkiler devam ediyormuş da kamuoyunun bundan haberi yokmuş. Eğitim aldığı okul tarafından istenmeyen kişi olarak ilan edilmiş, göçmen ve yardıma muhtaç çocuklara yönelik kampanyada beraber hareket ettiği sponsorlar işbirliğini noktalamış, tribünlerden futbolcuya karşı ırkçı hakaretler yağıyormuş, Özil’i sorun yapan Alman Futbol Federasyonu yine farklı devlet başkanlarıyla görüşmeler yapan diğer futbolculara bir şeyler demiyormuş. Özil, savunmasıyla tüm bunları ifşa etti. İşin ilginç yanı, bu yaşananlarla ilgili Alman basını -ülkede yaşayan Türklerle ilgili diğer bazı gelişmelerde olduğu gibi- objektifliğini yitirerek kör, sağır ve dilsiz hâle gelmiş.

Kendisini Türk kökenli olarak tanımlayan bir futbolcunun bu bireysel duruşu yüzbinlerce, hatta milyonlarca insanın desteğini aldı. Dolayısıyla Mesut Özil, sadece Türklerin değil zihinsel yani mentalite olarak kimlik bağlamında asimile olmamış tüm göçmenlerin sesi oldu. O şunu da yapabilirdi: Tartışmaların başında o fotoğraf için küçük bir açıklamayla özür dilerdi. Bu özrü kabul görür müydü, yoksa tartışmalara hâkim olan aktörler daha fazlasını mı isterdi, o ayrı bir tartışma konusu. Özil, mentalite olarak asimile olmadığı için basit bir şekilde bir göçmen olarak kimliğinin öteki parçası olan tarafa saygı bekledi.

Özil tartışması sembolik bir diskurdur 

Özil olayı, bu ülkede yürütülen tüm göçmenlik tartışmalarının merkezinde yer alan Türklere yönelik Alman kamuoyunda sergilenen tutumla ilgili dikkat çeken ipuçları içeriyor. Söz konusu tartışmanın bir ucunda Almanya’da söylem gücüne sahip aktörler tarafından şeytanlaştırılan, bir bakıma çocukları gece uyuturken korku objesi olarak kullanılan bir obje hâline getirilen ve bu ülkede bir kesimin genelde yabancılar özelde de Türkiye ve Türklerle ilgili nefretinin dışavurumu için araçsallaştırdığı Cumhurbaşkanı Erdoğan yer aldı. Ancak Erdoğan bu tartışmada, sürecin baş aktörü olan Özil tarafından “ailesinin kökeni olan ülkenin devlet başkanı olarak saygı duyulması gereken bir kişi’ olarak tanımlandı. Özil açıklamasında böylece bireysel anlam dünyasını da açığa vurdu. Bir futbolcu olduğunun, siyasetle ilgisinin olmadığının altını çizdi.

Özil’e karşı yürütülen medya taarruzunda ‘mağdur’ tarafının anlam dünyası sönük kaldı. Bu dünyaya kulak vermeyen, dayatmacı tanımlama ve söylemlerle kişiyi konumlandıran gazeteci ve kanaat önderleri, Almanya’daki göçmenlik tartışmalarında ana nesne olan Türk, Türkiyeli veya Türk kökenli kesime yönelik dolaylı olarak davranış kodları çizdi. Bu kesime mensup bir kişinin Almanya’da neyi yapabileceğini veya neyi yapamayacağını, hangisini tercih ederse ona göre o derecede ülkenin bir parçası olabileceğini, toplumda neye göre yükselip yükselemeyeceğini, dışlanma veya kabul görme süreçlerinin nasıl yaşanacağını gösterdi.

Almanya’da bu mekanizma son dönemlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan kimliği üzerinden işliyor. Okul sıralarından iş yerlerine kadar bu kimlik üzerinden Almanya’daki Türk toplumuna yönelik söylemsel dışlamalar -ve hatta bazı durumlarda bunun da ötesinde uygulamaya yansıyan ayrımcılık– günlük karşılaşılabilen bir hal. Bunlar yaşanırken ülkenin en kalabalık ve en önemli azınlık kesiminin (sağcısı solcusu, Alevisi Sünnisi, AK Partilisi-CHP’lisi) bir bütün olarak yaşadığı ırkçılık sorununa karşı bir körleşme vuku bulmuş. Olay her kesimce Erdoğan tartışmaları üzerinden değerlendirilirken, asıl sorun ıskalanmış. Bu tartışmalar, Almanya’daki Türk toplumunu bile en temel meselelerinden olan bu soruna karşı deyim yerindeyse yabancılaştırmış.

Tam da bu noktada Mesut Özil’in dayatmayı kabul etmeyişi, tartışmaları kendi zeminine çekerek karşı tarafa gol atma çabası, bazı gözlerin Almanya’da yaşayan ve kendini Türk/Türk-Alman veya Türk kökenli olarak tanımlayan bir insanın maruz kaldığı ırkçılık ve çifte standardı görmesine, kulakların duymasına, akılların düşünmesine ve ellerin yazmasına neden oldu. Basit anlamda bir futbolcu açıklaması olmayan bu eylem ayrıca, Almanya’da Sarrazin tartışmasından bu yana ana akım kamuoyunda yer kaybına uğrayan, Almanya’yı göç ülkesi olarak kabul ederek farklı alanlarda bunun gereğinin yapılmasını savunan çokkültürcü akımın elini güçlendirdi. Göçmenlerin Alman değerlerine tam uyumunu, daha doğrusu bu şekilde dillendirilmese de, uzun vadeli asimilasyonunu savunan, post-ulusalcı akımın göç tartışmalarına ana hatlarıyla hâkim olduğu bir ortamda yanmakta olan akıllara su serpti.

Son söz: Eylemde bu da ‘unutulacak’ mıdır?

Bugün itibarıyla baktığımızda Mesut Özil savunması, Almanya’daki göçmen tartışmalarında gelecekte unutulmayacak bir diskur gibi duruyor. Ancak ülkede yaşayan Türklerin doğrudan muhatabı olduğu birçok diskur gibi bunun da pratiğe yönelik köklü değişiklikleri beraberinde getiremeyeceğini tahmin etmek abartı olmayacaktır. Özellikle de, biraz önce değindiğimiz gibi, post-ulusalcı zihniyetin ana akım kamuoyunda belirleyici rol oynadığı bir ortamda Özil’in şikâyet ettiği noktalarda gelişmelerin olması zor gözüküyor. Özil’in temsil ettiği yaklaşımın taraftarları kamuoyunda baskı oluşturmada yetersiz, güçsüz olduğu için, farklı bağlamlarda çoktan istifa etmiş olan Alman Futbol Federasyonu Başkanı görevine hâlâ devam ediyor. Özil’i istenmeyen kişi ilan eden eğitim aldığı okulun veya onunla işbirliğini bitiren sponsorların gelecekte ne yapacağı yüksek olasılıkla takip edilmeyecek, bu yapılar üzerinde de kamuoyu baskısı oluşmayacaktır. NSU cinayetleriyle ilgili vakti zamanında dillendirilen ‘kapsamlı aydınlatma’ söylemi nasıl ki zamanla ‘unutulduysa’, bunlar da büyük ihtimalle unutulacaktır.

Almanya’daki Türkler açısından ise ‘ortak bir payda’ olan bu olayı unutmamak, yarım yüzyılı aşkın Almanya’ya yerleşme tarihini göz önünde bulundurarak bu olay üzerinde kafa yormak, kamuoyundaki dışlama-kabul etme mekanizmalarını anlamaya ve dolayısıyla anavatanla bağı koparmadan Almanya’nın bir parçası olmaya katkı sağlayabilecek yöntemlerin güçlendirilmesine katkıda bulunabilecektir.

Ünal Koyuncu