11 Eylül 2018

11 Eylül terör saldırıları pek çok konuda sadece ABD değil dünya için bir kırılma noktasıydı. Bir düşünce ve davranış biçimi olarak çok daha eskilere dayansa da İslamofobi de 11 Eylül’ün işaret ettiği kırılma noktalarından biri… Batı’nın Doğu’ya bakışının temeli bir yana kendini ‘öteki’ ile tanımlama biçimi elbette tarihsel olarak oldukça gerilere uzanıyor. Buna rağmen, İslamofobi konusunda 11 Eylül’ün Batı kamuoyunda İslam dini ile terörü bağdaştıran sözde bir anlayışı perçinlediği su götürmez bir gerçek.

Din ile şiddet arasındaki ilişki, İkiz Kuleler’e yapılan saldırıların sorumlusu Bin Ladin üzerinden belirlenen terörist tipolojisiyle birlikte, Amerikan filmlerinden Batı sokaklarına bir ‘cadı avına’ dönüştü. 2005 Londra ve 2006 Madrid saldırıları ile birleşince, güvenlik endişeleri, Avrupa’da ABD’den çok daha fazla saplantılı bir anlayışla birlikte İslam dinine inananlara karşı önyargıları artırdı. Beraberinde artan ayrımcılık ve dışlamanın dozu, fiziksel ve sözlü saldırılarla da sınırlı kalmış değil. Müslüman topluma ait bireylerin istihdam piyasasından kamu ve özel kuruluşlarda (eğitim de dâhil) hizmet alımına uzanan pek çok mecrada dış görünüşleri nedeniyle yaşadığı ayrımcılık dünden bugüne ortada.

ABD’de 11 Eylül ve Avrupa’da devamında yaşanan terör saldırıları, Müslüman topluma bakıştaki tarihe dayanan ‘öteki’ tanımını, ‘içerideki düşman’ ya da ‘potansiyel tehdit’ algısıyla farklı bir boyuta taşıdı. Müslümanları hedef gösteren bu yaklaşımın toplumsal reflekslerle dar bir alana hapsolduğunu ise söylemek mümkün değil. Zira bu bakış açısı, yasal düzenlemelerde ve uygulamalarda açıkça görülüyor. En temel insan haklarını kısıtlayan yasalar, “İslami terör” zanlısı şüphesiyle artan tutuklamalar ile kişisel veri güvenliğini ihlal eden ayrımcı kurallara ilişkin pek çok yasa ve uygulamayı bu kapsamda örneklemek mümkün. 9/11’in 20 yıla yaklaşan geçmişine rağmen, terörle mücadele önlemlerinin tamamen şeffaf olması gerektiği ile ırk, renk, din, milliyet ya da etnik köken farklılıklarının ötesine geçemediği gerçeği hâlâ ciddiyetini koruyor.

Konuyu sadece küresel terör saldırıları ile birlikte artan küresel tehdit algılamalarının yol açtığı paranoya üzerinden ele almak elbette yeterli değil. İslam dini ile şiddet arasındaki ‘sözde’ bağlantı, Müslüman toplumu yaşadıkları Batılı ülkelerde ‘daha görünür’ hâle getirmiş olsa da mevcut uluslararası konjonktürün de sosyo-ekonomik alanda dışlanan Müslüman topluma yardımcı olduğu söylenemez.

Bugün ABD’den Avrupa’ya sıçrayarak euro alanını darboğaza sokan ekonomik krizi takiben yıllardır yaşanan ‘mülteci krizi’ de dâhil uluslararası konjonktür, İslamofobi’yi özellikle Avrupa’da kimlik-merkezli bir anlayışla, ırkçılıkla da örtük biçimde, özdeşleştirmiş durumda.

Tanımlarsak…

İslamofobi kavramı, en yalın hâliyle, “İslam dinine ve Müslümanlara karşı duyulan temelsiz korku” olarak tanımlanır. The Runnymede Trust adlı düşünce kuruluşunun 1997 yılında yayınladığı raporda kullandığı hâliyle genel kabul gören tanım, söz konusu korkunun/düşmanlığın Müslüman bireylere ve toplumlara karşı neden olduğu ayrımcı uygulamalar ile Müslümanların ana akım siyasal ve toplumsal ilişkilerden ya da mecralardan dışlanmasını da kapsıyor elbette. Ancak bugün bu ‘korku’ya dayandırılarak başvurulan dışlayıcı pratiklerin ötesinde bir tanım ihtiyacı olduğu gerçeği, tanımın temel referansı konumundaki kuruluş tarafından da kabul görmüş durumda.

Gelinen noktada İslamofobi, ırkçılık biçimlerinden biri olarak ele alınıyor. Irkçılık çalışmaları, biyolojik farklılıkların üzerinde durmayı aşalı çok oldu.  “Yeni ırkçılık” (new racism), sosyo-kültürel farklılıklarla şekillenen ve yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, kültürel dışlama, ekonomik kızgınlık ve göç karşıtlığı gibi pek çok olguyu içeren karmaşık bir sosyal fenomen olarak daha geniş bir alanda literatürde yer buluyor. Irkçılık, yeni biçimiyle epeydir tartışılırken, merkezinde hâlâ bir grubun başka bir grup üzerindeki ‘üstünlük’ iddiası olduğu ise kesin. Sadece Müslüman göçmenler değil, özellikle Avrupa’da doğup büyüyen Müslüman azınlık gruplar da bu iddianın ve peşi sıra gelen aşağılamanın bir parçası. Müslüman bireylerin etnik, kültürel, siyasi düşünce gibi farklılıkları görmezden gelinerek Müslüman ve ‘yabancı’ algıları üzerinden ırkçılığın kişileri kategorize etme özelliğini rahatça görmek mümkün. Müslüman toplumların sosyo-kültürel tüm farklılıkları bir kenara bırakılarak din üzerinden tek bir kategori üzerinden okuma saplantısı, İslamofobi’nin en önemli ve ırkçılıkla örtük özelliklerinden biri.

Son 20 yıllık dönemde Batı’da gerçekleşen bir dizi terör olayını takiben istihbarat birimlerinin bireyleri dini profilleri üzerinden fişlemeleri, kurumsal ırkçılığın önemli bir örneği. Üstelik yukarıda da bahsi geçtiği üzere, bu durum sadece güvenlik meselesi olarak ve güvenlik birimlerince sınırlı kalmış değil.

Irkçılık, bugün yapısal bir sorun; tabii İslamofobi de öyle. Batı’da ırkçılık ya da İslamofobi gibi her ne sebebe dayandırılırsa dayandırılsın ayrımcılık, ekonomik güvensizliğin beraberinde taşıdığı gelecek kaygısında, sosyal sınıf farklılıklarında ya da ulusal kimlik vurgusunda beden bularak kendini gösteriyor. Sosyal dışlamacı tavırlarda artış görülürken hoşgörüsüzlük çıtası giderek yükseliyor. Böylesi bir ortamda giderek daralan ‘Batı süzgecinden’ geçemeyenlerin önemli bir bölümü de -özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki istikrarsızlıkla birlikte Avrupa kapılarını zorlayan Müslüman göçmen kitle de hesaba katıldığında- Müslüman toplumun geneli oluyor.

Yapısal bir sorun olarak İslamofobi

“Günümüzde İslamofobi’nin başka bir yapısal sorunla alakalı olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde kapitalizm dediğimiz sistem üç temel sacayağı üzerinde oturuyor. Bir tanesi devlet ise bir diğeri toplum, bir diğeri de piyasa. Sistem kendi içindeki krizleri, yine kendi içinde çözmeye alışmış durumda. Mesela 1930’lu yıllarda piyasa krize girmişti, devlet kurtarmıştı. 70’li yıllarda devlet krize girdi, piyasa ve toplum onu kurtarmaya çalıştı. Piyasanın kurtarmasına biz özelleştirme dedik. 80’li yıllarda Türkiye’de de revaçta olan politikalar bunlardı. Toplumun devleti kurtarmasına da sivil toplumculuk dedik. Bizim açısından çok önemli bir kavram oldu ikisi de.

Fakat 2008’den sonra kapitalizm yeni bir krize daha girdi ve aslında bu kriz bu sefer yine bir şekilde piyasanın kriziydi. Ama bu defaki kriz, 1930’lu yıllarda olduğu gibi bir üretim krizi değil, finansal krizdi. Bu krizin devletleri yeniden siyasal sistemin içinde çektiğini düşünenlerdenim.

Devletin siyasal sistemin içine çekilmesi ise şöyle bir sorun oluşturuyor: Nihayetinde piyasa aslında ticaretin ve özgürlüklerin alanı, devlet ise tahakküm alanıdır. Yani devletin öne çıktığı her yerde milliyetçilik ön plana çıkar, tahakküm ön plana çıkar. Bu nedenle, aslında bütün dünyada çok ciddi bir şekilde aslında milliyetçilik ve etnosentrizmin (etnik-merkezcilik) türemeye başladığını, yeniden yükseldiğini görüyoruz.

Bu nedenle aslında İslamofobi sorununun yapısal bir sorun olduğunu ve aslında bu yapısal sorunun da aşılmadıkça İslamofobi’nin de pek aşılabileceğini düşünenlerden değilim.  Yani İslamofobi aslında temeldeki yapısal sorunun bir semptomu, bir ucu olarak bize görünüyor.”

Doç. Dr. Bünyamin Bezci
Sakarya Üniversitesi Diaspora Araştırmaları Merkezi Müdürü

 


İşgücü piyasasında İslamofobi: “Görünmez ol”

Yapısal bir sorun hâline gelen İslamofobi, işgücü piyasasında ve istihdam alanında aslında bir paradoksla karşı karşıya. Avrupa’nın demografik yapısı, kıta ekonomisinin küresel ölçekte rekabetçiliğini uzun vadede sürdürülebilir kılması için yeterli dinamiğe sahip değil. Avrupalı çalışan nüfusun payı yakın tarihte küçülmeye başlarken gelecek projeksiyonları genç nüfusa bel bağlamamak gerektiği konusunda uyarılarda bulunuyor. Dolayısıyla hâlihazırda nitelikli işgücü açığını göçmenlerle kapatmaya çalışan Avrupa’nın yakın gelecekte daha da büyüyecek olan istihdam açığını, bugün popülizme alet ettiği göç baskısı ile kapatmak zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi gerekiyor.

Dünya genelindeki Müslüman nüfusun beşte birinden fazlası bugün Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da yaşıyor. Müslümanların sayısı Avrupa’da 44 milyonu, ABD’de ise 5 milyonu aşmış durumda. Dolayısıyla özellikle Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu genç dinamik nüfus konusunda veriler, önemli ölçüde Müslüman göçmen kitleyi işaret ediyor. Bugün Almanya’da 14-17 yaş grubundaki gençlerin sayısı 2006-2016’da yaklaşık 470 bin azaldı ve hâlihazırda ülkede yaşayan her dört kişiden biri göçmen kökenli. Bu durum diğer Avrupa ülkelerinde de pek farklı değil. Örneğin; Hollanda’da ülke nüfusunun yüzde 22’sini yabancılar oluşturuyor ve bu sayının her geçen gün artacağı tahmin ediliyor. Öte yandan pek çok rapor, Müslüman nüfus da dâhil artan göçmen popülasyonundan duyulan rahatsızlığı ise yine paradoksal şekilde ortaya koyuyor.

Bu durum, dolayısıyla Avrupa istihdam piyasasının genelinde ‘seçiciliği’ de beraberinde getiriyor. Nitelikli Müslüman işgücü, tabiri caizse ‘görünür’ olmadığı sürece bir anlamda genel kabul görüyor. Tespitler, işgücü piyasasında İslamofobik önyargılardan kaynaklanan ayrımcılığın daha ziyade dış görünüşe dayalı olarak kendini gösterdiği yönünde. Tabii bununla birlikte Müslüman bir kişinin diğer din mensuplarına göre, Batı’da iş bulabilmek için dört kat daha fazla çaba harcamak zorunda olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Başörtüsü ve sakal gibi dış görünüşe dayalı özellikler, Müslüman bireylerin göç ettikleri Batılı ülkelerin istihdam piyasasında yer edinmelerini zorlaştırıyor. Aynı özgeçmişle yapılan pek çok sosyolojik deney bunu kanıtlamaya yeter durumda. Aynı niteliklerin yazıldığı özgeçmişlerin sadece taşıdığı Arap kökenli isim ya da Müslüman profilini belli eden fotoğraf nedeniyle doğrudan elemeye tabi tutulduğu birçok araştırma sonucu mevcut.

Bir anlamda Müslümanlara nitelikli işgücü piyasasına dâhil olabilmeleri için ‘görünmez ol’ deniyor…

“Gerçek mağdur kadınlar”

Müslüman kadınlar ise hem Müslüman hem de kadın olmalarından kaynaklı olarak iki kat daha fazla ayrımcılığa uğruyor. Başörtüsü, kadınları önemli ölçüde toplumda Müslüman kimliğiyle ‘görünür’ kılıyor (!).

Üstelik bu durum sadece istihdam piyasası için geçerli değil. Başörtülü olduğu gerekçesiyle müşterilerine gelen kargoyu teslim etmeyi reddeden gazete bayii görevlisi, dış görünüşe göre fişleme yapan ve ayrımcı tutum sergilenen bireysel örneklerden. Müslüman kadınların başörtüsü tercihlerini geri kalmışlık ve eğitimsizlik ile ilişkilendiren önyargılarla şekillenen farklı bireysel refleksler de cabası.

Bu durum okullarda başörtüsü yasağına kadar uzanarak genel bir tavra dönüşürken özgürlük sınavına tabi tutulan en başta yine Müslüman kadın oluyor.

İşverenlerin başörtüsü taktığı gerekçesiyle keyfi olarak işine son verdiği vakaların ise çok az bir kısmı mahkemeye taşındığı için kamuoyunda duyulur nitelikte. “Doğrudan ayrımcılık” kapsamına giren bu tür olaylarda genellikle üst mahkemeler yoluyla kişiye hakkı bir şekilde teslim edilmiş olsa bile zaten uzun yıllar çoktan geride kalmış oluyor.


Veriler sahadaki gerçekliği yansıtmaktan uzak

Yayınlanan ayrımcılık raporlarına ve anketlere rağmen, yine de veriler çok yetersiz. Mevcut veriler, İslamofobi kaynaklı nefret suçlarının sayısı konusunda sahadaki gerçekliği yansıtmıyor. Kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra özel ve sivil toplum kuruluşlarının da daha fazla veri toplaması gerekiyor.

Açılan belirli ayrımcılık davaları ve farklı sektörlerde verilen cezalar üzerinden toplanan veriler oldukça yetersiz. Aynı durum insan haklarını savunan ya da ayrımcılıkla mücadele eden farklı kuruluşlara iletilen şikâyetler için de geçerli. Zira geçmişe kıyasla bir artış söz konusu olsa da vakaların oldukça az bir kısmı şikâyet konusu yapılarak kayda geçiyor.

Bunun farklı sebepleri söz konusu. Müslüman kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan kişilerin büyük bölümü, uğradıkları mağduriyetleri bildirme konusunda yeterince bilinçli değil. Başvurulması gereken mekanizmaların varlığı ve işleyişi konusunda farkındalık ve bilgi eksikliği mevcut. Daha da önemlisi şikâyetleri kayda geçtiği takdirde mevcut konumunu kaybetme çekincesiyle adım atmayanların sayısı az değil. Ya ciddiye alınmayacağı düşünülüyor ya da güvenlik birimleri veya yetkililer tarafından mağdur edilme korkusu ağır basıyor. Bu bağlamda aslında rapor edilmeyen vakaların sayısının eldeki verilerin sayısından 8 kat daha fazla olduğunu iddia etmenin yanlış olmayacağı üzerinde duruluyor [European Islamophobia Report, s.8].

İslamofobi ile mücadelede verilerin önemi

“Güvenilir ve kapsamlı veri toplamak çok önemli. Zira bu olmadan İslamofobi’nin gerçek kapsamını bilemeyiz. İslamofobi nerede var, nasıl kendini ortaya koyuyor bilemeyiz. Bu verileri bilmiyorsak nasıl politikalar geliştireceğimizi de bilemeyiz.

Örneğin; bazı bölgelerde başörtüsü takan kadınların orantısız bir şekilde ırkçı şiddete maruz kaldığını ya da işgücüne erişim konuşunda zorluklar yaşadıklarını duyuyoruz. Eğer bunu ispatlayacak verilerimiz varsa, ırkçı şiddeti nasıl engellenebileceği doğrultusunda özel olarak tasarlanmış politikalar geliştirebiliriz. Dahası İslamofobi’ye maruz kalan gruplar arasında farkındalığı artırabiliriz.”

Dr. Azra Junuzovic
Roma Education Fund Başkan Yardımcısı ve AGİT Ayrımcılık Karşıtlığı ve Hoşgörü Departmanı eski Başkanı


Bununla birlikte bir de kayda giren şikâyetlerin kayıtlarda nasıl yer aldığına ilişkin kategorik olarak bir karmaşa söz konusu. ‘Nefret suçu’ adı altında kayda geçenler olduğu gibi farklı kategorilerde ele alınanlar söz konusu. Farklı organizasyonlardan bahsederken aynı zamanda büyük ölçüde farklı uygulamalardan bahsedilmiş oluyor. ‘İfade özgürlüğü’, ‘nefret suçu’ ya da ayrımcılık… Farklı başlıklarda derlenen veriler arasından İslamofobi vakalarını çoğu kez cımbızlamak gerekiyor.

Veriler, kişisel önyargı ve tavırların ötesinde yapısal bir soruna dönüşen İslamofobi konusunda farkındalığın artırılması ve mücadele konusunda oldukça önem taşıyor. Veri olarak kayıtlara giren İslamofobi kaynaklı ayrımcı uygulamalar ya da saldırılar, yaşananları bireysel hikâyeler olmaktan çıkarıp olguya dönüştürüyor.

Peki, yeterli farkındalığın oluşması için veriler tek başına yeterli mi?

Yerel ve uluslararası meşru lobi kanallarının kullanılması ve mekanizmaların sivil toplum eliyle zorlanması, İslamofobik vakalar konusunda farkındalık artırılması için ayrıca önem taşıyor.

Yargısal yolların yanı sıra sivil mücadele

Irk eşitliğini savunan, Müslüman ve diğer inanç gruplarının ve organizasyonlarının ayrımcılığın ve ırkçılığın her biçimiyle mücadele edilebilmesi için bir araya gelebilecekleri ortak bir platform oluşturmaları önemli bir beklenti. Bu konuda henüz istenen seviyeye ulaşılabilmiş değil. Ancak bireylerin de var olan yargı dışı mekanizmaları yeteri kadar zorladıkları da söylenemez. Uluslararası mekanizmalar sivil toplum kanalıyla ve bireysel olarak ne kadar zorlanırsa, bu ihtiyacın giderilmesine ilişkin gereklilik konusunda bir o kadar farkındalık oluşacağına dair şüphe yok.

Uluslararası mekanizmalar sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) ibaret değil. AİHM ya da AB Adalet Divanı gibi uluslararası yargı mercilerine başvurmak uzun ve maddi olarak da zorlayıcı bir yol olabilir. AİHM gibi yargı mekanizmalarına başvuru elbette ki ücretsiz olsa da iç hukuku tüketmek gerektiğinden maddi olarak sarsıcı olduğu düşünülerek bu külfetin altına girme riskinden kaçınılıyor olabilir. Bu bağlamda yargı dışı mekanizmaları düşünmek de pek çok açıdan önemli getirilere sahip.

Örneğin; hukukçular, BM mekanizmalarının daha hızlı işlediğini belirterek bu mekanizmaların zorlanması konusunda salık veriyor. Bu kapsamda İslamofobik bir tavır ya da muamele, fiilin konusuna göre insan hakları çerçevesinde değerlendirmeye tabii tutuluyor. BM İnsan Hakları Konseyi altında özel raportörler, (bir kısmı için iç hukukun tüketilmesi şartı aransa da) komiteler mevcut. Her olayın farklı dinamiklerine uygun olarak kendine özgü olarak değerlendirildiği BM çatısı altında, örneğin bir caminin kundaklanması mülkiyet hakkı ya da din özgürlüğü kapsamında ele alınırken bireysel olarak kötü muamele, yaşam hakkı ihlali, inanç özgürlüğü, seçim hakkı ve hatta miras hakkı gibi pek çok konuda başvuru yapmak mümkün.

Yine Avrupa Konseyi özelinde ECRI (Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe karşı Avrupa Komisyonu) ya da AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) gibi kuruluşlar, mağdurların şikâyetlerini iletebilecekleri yargı dışı yollardan birkaçı. AGİT’in nefret suçları çalışması mevcut; yıllık raporlar hazırlanıyor. Şikâyet mekanizması devreye girdiğinde, söz konusu vaka konusunda nefret suçuna maruz kalınan ülkede hükümetin cevap vermesi bekleniyor.

Söz konusu kuruluşlara şikâyetlerin düzenli yansıması ile birlikte konuya duyarsız kalma olasılıklarının da düşmesi beklenebilir. Konuyu gündemde tutmak adına bir başka yol da yurtdışında bulunan Türkiye kökenli siyasetçilerden yardım almak olabilir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) çatısı altında görev alan Türk milletvekilleri, İslamofobi olgusuna dikkat çekmek ve bu konuda lobi oluşturabilmek için önemli birer kanal olabilir.

En nihayetinde sivil mücadelenin de farklı kanallardan devam ediyor olması, İslamofobi ile mücadelede olmazsa olmazlardan aslında. Özellikle yurtdışında doğup büyüyen Türkiye kökenli 3. ve 4. neslin bu konudaki duyarlılığına duyulan ihtiyacı vurgulamaya dahi gerek yok.

Siyasi sorumluluk: Popülizmin gölgesinde mücadele çabaları

Irkçılık, göçmen karşıtlığı gibi pek çok güncel konuda olduğu gibi, İslamofobi olgusunun en başında önyargılar ve bu önyargıları meşrulaştıran siyasi söylemleri ve eylemleri merkeze koymadan bir değerlendirme yapmak, bırakın bir eksiklik oluşturmak, tamamen yanlış ve yanıltıcı olacaktır.

Siyasi söylemler ve tutumlar, önyargıların meşrulaştırılmasına zemin sağlayan en önemli unsurlardan. İslamofobi gibi çarpık temeller üzerine şekillendirilen kamuoyu algısının, siyasi liderlerin söylemleri ve rehberliği ile dengelenmesi gerekiyor; körüklenmesi değil…

Ancak Batı siyasetine bakıldığında tam tersi bir eğilimin varlığını, sadece artan aşırı sağ desteğe bakarak bile görmek mümkün.

Tepkiler tabandan gelmeli!

“Yerel nüfus bazında, tabanda İslamofobi’ye direnme, ona karşı koyma hususunda büyük bir değişiklik olmadığı müddetçe, siyasi kariyerlerinin tehlikede olduğunu hissedene kadar, atanmış yetkililer veya seçilmiş siyasetçiler İslamofobi’yi kullanmaya veya görmezden gelmeye devam edecektir.

Buradan hareketle, benim İslamofobi’yi politikacıların veya seçilmiş yetkililerin radarına nasıl sokacağımıza dair mevcut tavsiyelerimin birçoğu, bunu tabandan yapmakla ilgili idi. Yani politikacıları seçenler, İslamofobi ile mücadele edilmesini, ırkçılığa karşı koyulmasını talep edince, seçilmiş yetkililer buna öncelik verir. Ancak o zaman politikalarda bir değişiklik görürsünüz. Ben bunların tepeden geleceğine yönelik inancımı yitirdim. Bu talep ve tepkiler aşağıdan/tabandan gelmeli.”

Yrd. Doç. Dr. Todd Green
Luther College


Popülist siyaset, ayrımcılığın ve ırkçılığın her türlü boyutuyla mevcut hukuki düzenlemelerin ve mücadele çabalarının önüne geçiyor. Bugün Batı genelinde ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımını daha keskin vurgulayan popülist siyasiler ve siyasi partiler seçim sandıklarında hiç olmadığı kadar heyecan oluşturuyor. Üstelik “Avrupa ülkelerinde oy kaygısıyla çok sayıda geleneksel siyasi partinin de popülist söylemleri uygulamaya başladıkları” da ortada. Yani ECRI raporlarına yansıdığı üzere, “biz” ve “onlar” ayrımı sadece marjinal partiler tarafından kullanılmıyor, siyasetin geneline yayılmış durumda [s. 9,10].

Hâlihazırda kurumsal mücadelenin ve hukuki düzenlemelerin yapısındaki boşluk, popülizme ayak uyduran söylemler ve uygulamalar ile daha da genişleyerek yapısal bir sorunun küçümsenmesine ve görmezden gelinmesine neden oluyor.

İslamofobi olgusu özelinde “çok-boyutlu mücadele” söylemi ve çağrıları, klasik bir akademik uyarı değil; bunun çok ötesinde anlamlar barındırıyor. Seçim kampanyalarında ırkçı ve İslamofobik afişlerle seçmen karşısına çıkan siyasiler, kamuoyunu sadece sandık başında yönlendirmiş olmuyor. İslam dinini ve Müslümanları ötekileştiren zihniyeti normalleştirerek kamuoyunda genel olarak rasyonelleştiriyor. Zira başörtüsü taktığı için komşusuna önyargı ile yaklaşan Avrupalı bir vatandaşın ya da özgeçmişini reddeden bir işverenin hükümet lideri ona bu hakkı zihninde ve vicdanında meşruiyet kazandıracak şekilde vermiş oluyor.

2011 yılında Norveç’in Oslo kentini kana bulayan Breivik, “İslamcı terörist” avcılığı misyonunu kendisine yüklemişti. Breivik, ceza indirimini hak eden(!)hastalıklı bir zihniyete sahip bir birey olarak da kabul edilebilir. Ancak Oslo’daki saldırıların Avrupa’da İslam dinini ve Müslümanları “ötekileştiren” zihniyetin bir parçası olduğunu kimse inkâr edemez.

Dolayısıyla İslamofobi, sadece Müslüman toplumların başa çıkması gereken bir sorun değil.

İslamofobi olgusuna geniş bir çerçeveden bakmak

İslamofobik algı, somut gerçekliğin önüne geçmiş durumda. Bunda nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu ülkelerinin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal durumun payı elbette yok değil. Dolayısıyla sadece Batı değil, İslam dünyası da bu olgu ile mücadelede aktif rol oynamalı.

Öte yandan çok-kültürlü entegrasyon sürecinin sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi dinamiklerinin toplumsal marjinalleşme nedeniyle zarar görmesini istemiyorsa, Batı Dünyası, pek çok etnik kökeni ve kültürü bir arada barındıran Müslüman topluma ilişkin İslamofobik söylem ve pratiklerden vazgeçmek zorunda.

İslamofobi ile mücadele bağlamında daha geniş bir stratejiye ihtiyaç var. Irkçılıkla mücadele kapsamına alınan ve entegrasyon stratejileriyle desteklenmesi gereken bir mücadele politikasının geliştirilmesi önemli. Yoksulluğun azaltılması stratejilerinden medyanın rolüne kadar pek çok alanda düzenlemenin yapılması, söz konusu kapsamlı yaklaşımın ve politikanın olmazsa olmaz unsurlarından. Gerçek dışı ve yönlendirici medya haberleri, kamuoyunda Müslüman topluma karşı önyargıları körükleyen en önemli faktörlerden sayılabilir. Halbuki medya, farkındalık oluşumu için pozitif bir araç olarak da kullanılabilir. Bugün ise genel itibariyle medyanın bu konuda iyi bir sınav verdiği söylenemez.

Sonuç itibariyle, hem güvenlik kaygılarına hem de sosyo-kültürel ve ekonomik gerekçelere dayandırılan İslamofobi, artan bir biçimde ayrımcı ve dışlayıcı uygulamaları beraberinde getirmeye devam ediyor. Ancak gelinen noktada görünen o ki Avrupa başta olmak üzere Batı, çok-boyutlu politikaları destekleyecek siyasi açılımlar için henüz hazır değil. Uluslararası konjonktür ve mevcut siyasi ortam, ‘biz’den farklı olanı sandık başında hedef göstermeye zorlarken, dışlamacı pratiklere ilişkin uygun zemin bulmak ise hem hukuken hem de sivil toplum çabalarıyla bir süre daha zor görünüyor.


Dr. Fatma Yılmaz-ELMAS
fy.elmas@diasporahaber.com