18 Ocak 2018

Müslümanlar ve İslamofobi’ye ilişkin tartışmalar Avrupa’nın gündeminden düşmüyor.  Neredeyse bir milyon Müslümana ev sahipliği yapan Hollanda, bu tartışmaların en şiddetli yaşandığı ülkelerin başında. Hollanda’daki Müslümanların durumunu ve İslamofobi kavramını, antropolog Martijn de Koning ile değerlendirdik.


Amsterdam ve Radboud Üniversitesi’nde ders veren Martijn de Koning, Avrupa’daki Müslüman gençler üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmış bir antropologdur. Göç, selefilik, radikalizm, evlilik ve aktivizm gibi konulara da eğilen Martijn, İslamofoi’ye ilişkin sorularımızı yanıtladı.

İslam ve Müslümanlar ile ilgili gelişmeler son zamanlarda Avrupa için önemli bir tartışma konusu. Siz yazılarınızda Avrupa’nın Müslümanlarla tanışıklığının çok eskiye dayandığını söylüyorsunuz. Sizce zaman içerisinde Avrupa ve İslam/ Müslümanlar arasındaki bu ilişki hangi yönde gelişti?

İslam, asırlardan beri Avrupa’nın bir parçası. Bu ilişkiyi tarihten dört örnekle açıklayabiliriz. Öncelikle, Mağriplilerin 711 ve 1492 yılları arasında İspanya üzerinde küçümsenemeyecek etkisi vardı. İkinci olarak ise 10. yüzyıldan sonra Doğu Avrupa’ya yönelen Moğol ordusunun içindeki Tatarların göçü var. Bu insanları günümüzde hâlen Finlandiya, Polonya ve Litvanya gibi ülkelerde bulabilirsiniz. Hatta onların soydaşları, Viyana Kuşatması’nda Polonya ile Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmıştır. 14. yüzyıldan sonra ise Osmanlılar üçüncü grubu oluşturuyor. Doğu Avrupa’da hâlen Osmanlıların soydaşları yaşıyor. Bu gruptakiler, aralarında din değiştirmiş olanlar bulunmasına rağmen genelde “Türk” olarak tanımlanıyor. 19. yüzyıldan sonra, dördüncü Müslüman grubunu ise özellikle Batı Avrupa’daki sömürge ülkelerinden gelenler, misafir işçiler ve mülteciler oluşturuyor.

Bu gruplardan ayrı olarak, Doğu Avrupa’da tam olarak nereden geldikleri bilinmeyen diğer bazı Müslüman gruplar (Macaristan’da Böszörményler veya Bulgaristan’daki Pomaklar) da var.

Yani genel olarak yüzyıllardan bu yana İslam ve Avrupa arasındaki ilişkinin varlığından bahsedebiliriz. Bu ilişki; siyaset, teknoloji ve toplumsal düzen gibi alanlarda karşılıklı diyalog içerse de aynı zamanda rekabet ve çatışma da barındırıyor. Sonuç olarak İslam, Avrupa tarihinin önemli bir parçası.

Sizce son dönemdeki göçmen politikalarının bu ilişki üzerindeki etkisi nedir?

Aslında dikkat çeken şey, İslam ve Avrupa arasındaki tarihi ilişkinin bir kısmı gösterilmiyor; bir kısmı ise fazla görünür hâle getiriliyor. İslam ve Avrupa arasındaki ilişki çatışmadan ibaretmiş gibi gösteriliyor. Bu kapsamda Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasındaki tarihi çatışmalar, siyasi söylemlerde çok ön plana çıkarılıyor. Tarihte Müslümanlarla kurulan ticari ve bilimsel ilişkiler siyasi arenanın dışında tutuluyor. Bunu Müslümanlar da yapıyor. Entegrasyon tartışmaları ve politikaları, bunun kısmi bir yansıması. İslam ve Müslümanlar sanki dışarıdan gelen “bir şey” olarak görülüyor. Bunun bir sorun olarak algılanması da ulus devletlerin kendi toplumunu farklı açılardan tek tipleştirmeyi amaçlamasından kaynaklanıyor.

Ayrıca entegrasyon politikasında da bir çelişki söz konusu. İlk kuşak göçmenlere uygulanan entegrasyon politikaları, yeni nesillere de uygulanmak isteniyor. Yani yeni göçmenlere ve Hollanda’da doğan göçmen kökenlilere, “siz farklısınız, Hollanda’ya uyum sağlamak için değişmelisiniz” mesajı veriliyor. Bu da ikinci ve üçüncü kuşak Müslümanların da “yabancı” olarak hissetmesine ve algılanmasına yol açıyor. Uyum konusunda (suç oranı, iş piyasası, eğitim gibi alanlarda) gelişme olsa da bu insanlar kendilerini Hollanda’da “evlerinde gibi” hissetmiyor. Özellikle Türkiye ve Fas kökenli Hollandalılar bu şekilde düşünüyor.

Hollanda’daki Müslüman gençlerin kimlik oluşumu üzerinde araştırmalar yaptınız. Bu gençlerin kimlik oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu gençler için dini kimlik ne kadar önemli?

Araştırmalar bu noktada tutarsız bir tablo ortaya koyuyor. Müslüman kimliği gençler için çok önemli. Ancak bu gerçek onların ne derece ‘iyi bir Müslüman’ olduğu ve dinlerini nasıl yaşadıkları konusunda fazla bir fikir vermiyor. Bu konuda etnik farklılıklar (Hollanda’da İslam’ın başlıca temsilcileri Türkler/ Faslılar) da büyük rol oynuyor. Sonradan Müslüman olan Hollandalılar da bu temsilciler kadar önemli bir role sahip.

Genellikle dini kimliğin etnik kimlikle bağdaştırıldığını görüyoruz. Ancak yaşadıkları şehir de bu kimlik oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Şehirin bireylere kattığı kimlik ise dini/etnik kimliğe kıyasla siyasallaştırılmamış durumda.

Bu sene yayınladığınız bir araştırmada İslamofobi’nin ırkçılık olduğunu belirtmişsiniz. Bu konuyu biraz daha detaylı açıklayabilir misiniz?

“İslamofobi” kavramı çok tartışılıyor. Kavram çoğu zaman ‘fobi’ ekinden dolayı bireysel, psikolojik bir rahatsızlığı çağrıştırıyor ama bu kavram ortaya çıktığı ilk andan bu yana; (yaklaşık 1910’lu yıllarından) Müslümanlara yönelik önyargı ve düşmanlığı tanımlamak için kullanılıyor. Ayrıca pek yaygın olmamakla birlikte Müslümanların, İslam’a sırt çevirmesi anlamına da geliyor. Bu kavram 90’lı yıllardan itibaren araştırmalarda kullanılmaya başlandı. İslamofobinin ırkçılık olarak görülüp görülemeyeceği konusunda da çok tartışma var. Bence görülebilir. Bu nedenle de ‘İslamofobi’ ve ‘Müslüman ırkçılığı’ kavramlarını fark gözetmeksizin kullanıyorum.

Bence İslamofobiyi ırkçılık olarak nitelendirmek için dört sebep var.

Bunlardan ilkini açıklamaya; tarih boyunca ırkçılığın zeminini sadece biyolojik veya ırk farklılıklarının oluşturmadığını söyleyerek başlayabilirim. Irkçılıkta; biyolojik, kültürel, dini, etnik köken, sosyal sınıf, cinsiyet gibi faktörler birbirini tetikler. İslamofobide de durum farklı değildir. Tek fark bu sefer Müslümanlara din üzerinden bir ayrımın yapılmasıdır.

İkinci bir sebep ise siyahileri hedef alan ırkçılıkta olduğu gibi, bütün olumsuzlukların tüm Müslümanlara atfedilmesidir. Ayrıca İslam hakkında olumsuz görüşler bazı hakların Müslümanların elinden alınmasına zemin oluşturmak için kullanılıyor. Buna Fransa’daki ve yakında Hollanda’da olması beklenen peçe yasağı tartışmaları gibi örnekler verilebilir. Burada siyahilere karşı ırkçılığın, Müslümanları hedef alan ırkçılıktan farklı olmadığını görüyoruz. Aynı şekilde kendi görüşlerini mutlak doğru veya üstün gören gruplar, Müslümanlarla derin görüş ayrılıkları olduğunu da savunuyor.

Üçüncü sebep ise güç dengesi… Irkçılık sadece fiziksel şiddet değil, güçlünün güçsüze uyguladığı baskı olarak da tanımlanabilir.

Son olarak İslamofobiyi ırkçılık olarak değerlendirirsek;  İslam’ı veya Müslümanları söylemlerinden/davranışlarından dolayı eleştirmek (ki bunun yapılabilmesi taraftarayım) ve  ayrımcılık  arasındaki farkı da görebilmiş oluruz.

Bu durum Hollanda’daki Müslümanları nasıl etkiliyor?

Bu duruma göre değişir. Müslümanlar her şeye rağmen din özgürlüğüne dayanarak iyi bir altyapı oluşturdu. Örneğin Hollanda’da yaklaşık; 450 cami, 40 İslam okulu, mezarlıklar, helal ürünler sunan mağaza ve restoranlar var.

Ancak bu durum diğer gruplarda olduğu gibi Müslümanların “tektipleştirilmesinin” veya olumsuz önyargılara maruz kalmasının önüne geçmeye yetmiyor. Müslümanların; Kara Peter’e karşı olan eylemcilerden, Yahudi kuruluşlardan ve eşcinsel hareketinden ayrımcılıkla mücadele konusunda birçok şey öğrenebileceğini düşünüyorum. İş piyasasında da, kamusal hayatta da ayrımcılık yaşanmaya devam ediyor. Zaman içerisinde İslamofobiye karşı ihbar hattı gibi olumlu girişimler de başlatıldı.

 Araştırmalar son senelerde Müslümanlara yönelik ayrımcılığın arttığını gösteriyor. Bu artışın sebepleri hakkında ne söylemek istersiniz?

Ayrımcılığın gerçekten artıp artmadığını çok net bir şekilde belirleyemiyoruz, çünkü bu konuda kayıtlar yetersiz. Ancak işaretler  arttığı yönünde. Bunun farklı sebepleri var. Örneğin Müslümanların açıkça dışlanmasının, şeytanlaştırılmasının ve kişiliksizleştirilmesinin Özgürlük Partisi ve diğer partiler tarafından normalleştirildiğini görüyoruz. Terör saldırıları bu durumu daha da tetikliyor ve insanların korkmasına sebep oluyor. İnsanların korkması şaşırtıcı değil, fakat bu korku çoğunlukla ırkçı bir dil kullanımı ve bazen şiddet içerikli eylemlerle dışa vuruluyor. Bu yolda asırlardır süren  “Müslüman ırkçılığı” geleneğinden de ilham alınıyor. Ayrıca bu gelenek her olay sonrasında tazeleniyor. (11 Eylül saldırısı, bazı Müslümanların ve kuruluşların nefret içerikli açıklamaları…) Ancak ilginç olan nokta; bu kutuplaşmaya rağmen, araştırmaların Türkiye ve Fas kökenli Hollandalıların uyumunun olumlu yönde geliştiğini göstermesidir. Belki de bu fark azaldığı için Hollandalılar yabancılardan ayrışmak istiyor. Bu durum “Hollanda kültür/kimliği tehdit altında” söylemlerinden de anlaşılabilir. Ayrıca bu söylemi sadece Özgürlük Partisi değil, diğer siyasetçiler de kullanıyor.

15 Mart 2017’de ülkede parlamento seçimleri yapılacak. Sizce seçimlerden sonra göçmenleri ve Müslümanları neler bekliyor?

Seçimler çok heyecanlı geçecek. Bir tespit yapmayı göze alamayacağım.

 

*Bu söyleşi, ilk olarak 24 Şubat 2017 tarihinde Göç Araştırmaları Vakfı tarafından yayınlanmıştır.  

 

“Islamofobie is een vorm van racisme”

Discussieonderwerpen omtrent moslims en islamofobie staan in Europa hoog op de agenda. Met naar schatting zo’n 1 miljoen moslims is Nederland één van de landen waarin dicussies over deze thema’s stevig worden gevoerd. Als Stichting voor Migratiestudies hebben wij antropoloog Martijn de Koning, verbonden aan de Universiteit van Amsterdam en de Radboud Universiteit Nijmegen, geïnterviewd...