AVRUPA

Fransa Türkleri: “En son” geldiler, şimdi yerleşikler

Türkler, göç yolculuğunda Fransa’da yolları kesişen Mağripli göçmenlere kıyasla, “en son gelenler” idi. 1965 Türkiye-Fransa İşgücü Anlaşması üzerinden 53 yıl geçti. Misafir işçilikten kalıcı yerleşime uzanan süreçte ise kazanımları ve kazandırdıkları ile birlikte arayı kapattılar.
8 Nisan 2018

1. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da “ekonomik mucize” olarak adlandırılan bir dönem yaşandı. Üretimin arttığı bu dönemde işgücü piyasası bu artışa cevap vermekte zorlandı. Bu sebeple Fransız Hükümeti, Mağrip ülkelerinin yanı sıra 8 Nisan 1965’te Türkiye ile de işgücü anlaşmaları imzaladı. Böylece Fransa, Almanya ve Hollanda’nın ardından Türk diasporasının yoğun olarak yerleştiği ülkeler arasına girdi.

“Son gelenler”

Fransa’ya Türkiye kökenlilerin işçi göçü iki ülke arasında yapılan anlaşmanın hemen ardından başlasa da 1970’lerde yoğunlaştı ve 80’lere kadar sürdü. Mağrip kökenli göçmen gruplarına kıyasla Türkler, ülkeye “en son gelenler” olarak tanımlandı.

İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre, Fransa’da yaşayan Türk vatandaşlarının sayısı 102 bini kadın olmak üzere 500 bin civarında. Türk konsolosluğunun kaynakları bu rakamın 650 binin üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Fransa’da Türk diasporasının Paris, Strazburg, Lyon ve Marsilya bölgelerinde yoğunlaştığı biliniyor.

Misafir işçilikten kalıcı yerleşime

Genelde İç Anadolu’nun kırsal bölgelerinden göç eden ilk neslin düşüncesi bir süre çalıştıktan sonra memleketlerine dönüş yapmak yönündeydi. Ancak ne göçmenler ne de dönemin Fransız politikacıları bu sürecin “kalıcı” bir hâle geleceğini tahmin etmemişti.

İlk nesil inşaat, konfeksiyon, kunduracı veya kebapçılık gibi çok fazla nitelik gerektirmeyen işlerde çalıştı. Türklerin ticaret ve dernekleşme faaliyetleriyle “kalıcı yerleşme” süreci ise 80’li yıllarda aile birleşimleriyle başladı.

“Yabancılık” ile “uyum” arasında

Türkiye kökenli göçmenlerin Fransa’da karşılaştıkları ilk ve en büyük sıkıntı, kuşkusuz, Fransızcaya hâkim olamamaktı. Diğer göç tecrübelerinde olduğu gibi burada da ev sahibi ülkenin dilinin bilinmemesi göçmen grupların yaşamını zorlaştıran bir unsur olarak karşılarına çıktı.

Dönüş amacıyla gelen ilk nesil işçilerin Fransa’ya “yerleşmeye” başlamalarıyla eş zamanlı olarak uyum sıkıntıları baş göstermeye başladı. Kalıcı olma fikri beraberinde kültürel, toplumsal ve siyasi yükümlülükler getirdi. Bu sorunların başında yer alan aidiyet ve kimlik unsurları, Türklerin topluluk düzeyinde örgütlenmeye başlayarak dernekler etrafında bir araya gelmesine vesile oldu. Özellikle üçüncü nesil bilinçli bir şekilde Fransız toplumuna kendi zenginliklerini katmaya başladı. Yaşadıkları toplumun diline ve kültürüne hâkimiyetleri sayesinde daha girişimci bir yaşam sürdürdükleri söylenebilir.

İki dil, iki dünya…

İkinci ve üçüncü nesillerden itibaren Fransa’da yaşayan Türkler artık hayata iki ayrı dünyanın penceresinden bakmaya başladılar. Türkçeye hakimiyetlerini koruma konusunda kayda değer başarı gösteren göçmenler, Fransızca ve dolayısıyla Fransız kültürü ile de tanış oldular.

Göçmenlerin ikidilliliğini teşvik etme çabaları, 1994 yılında yabancı dil olarak okullarda Türkçe dersinin de verilmesiyle devam etti. Ancak bu dersler uygulamada ne yazık ki hak ettiği talebi yeterince görmüş değil.

Daha önce ikidillilik konusunda sorularımızı cevaplayan Fransa Rouen Normandiya Üniversitesi, Dil Bilimleri Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Akıncı da ikidilliliğin zenginlik olduğuna dikkati çeken ve bu doğrultuda Türkiye kökenli ailelere çağrıda bulunanlardan.

Evde dil öğreniminin yeterli olmayacağını vurgulayan Akıncı, bunun Türkiye’den gelen öğretmenlerle de başarılamayacağını ve Fransa’daki Türk toplumunun kendi öğretmenlerini yetiştirmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor.

İki ülke arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 53. yıl dönümü nedeniyle bir basın açıklaması yayımlayan AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da Türkçe eğitiminin önemine dikkat çekti. Yeneroğlu’na göre, Fransa’da daha fazla yatırım yapılması gereken konuların başında Türkçe eğitimi geliyor. Yeneroğlu, Almanya ve Avusturya’ya kıyasla Türkçe erozyonunun bu ülkede daha hızlı yaşandığına dikkati çekerek, “Türkiye ziyaretlerinin artırılmasıyla güçlendirilecek bağ, Türkçe’nin Fransa’daki Türk gençlerinde canlı hâle gelmesine katkı sunacaktır. Bu noktada ihtiyaç olan sivil mücadelenin ortaya konulmaması, on yıllar sonra dil bağı kaybolmuş bir neslin oluşmasıyla eş anlamlıdır” dedi. Yeneroğlu ayrıca Türkçe eğitiminin okullar ve sivil toplumda verilmesinin de ayrı bir “toplumsal sorumluluk” olduğunu vurguladı.

Başarılı bir uyum örneği

Fransa’da Türkiye kökenli vatandaşların siyaset hayatına katıldıkları biliniyor. 2015 yılında Türkiye kökenleri Fransız vatandaşlar tarafından kurulan Eşitlik ve Adalet Partisi (Parti de l’Egalité et de la Justice – PEJ) 2017 milletvekili genel seçimlerine 52 aday ile katıldı. Şakir Çolak tarafından kurulan parti, Fransız değerlerine ülkenin etnik zenginliğine uygun bir perspektif kazandırma yolunda da hızla ilerlerken Fransa’da eğitim konusuna çoğulcu ve çok-kültürlü bir bakış kazandırmayı da hedefleri arasına almış durumda. Paris Büyükelçiliğinin sunmuş olduğu bilgiye göre de son yerel seçimlerde 194 Türk asıllı Fransız vatandaşı yerel meclislere seçildi.

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde (CNRS) Avrupa kültürleri ve toplumları hakkında araştırmalarını yürüten Stéphane de Tapia’ya göre, Fransa’da Türk toplumu kültür ve dilini koruyarak siyasi ve ekonomik anlamda başarı sağlayabilen bir grup olarak göze çarpıyor.

Kadın eli değince…

Türkiye kökenli göçmen grubunda kadınların rolünün merkezî bir hal alması, aile birleşimlerinin başlamasıyla mümkün oldu. Göç dinamiği içerisinde “görünmez bir kitle”yi oluşturan kadınlar, bir yandan yabancı bir kültürde kimliklerini korumaya çalışırken diğer yandan kurdukları yeni ilişkilerde farklı kimlikler kazandılar.

Türkiye kökenli kadınlarla derinlemesine mülakat gerçekleştiren Feyza Ak Akyol özellikle Fransa’daki Türk göçmen kadınlarının konumunu “iki başkalık” kavramıyla tarif ediyor. Akyol’a göre, kadınlar, içinde bulundukları duruma uyum sağlamakta daha az zorluk çeken bir kitleyi oluşturuyorlar.

Bu bağlamda güzel bir örnek “Türkiyeli Kadınlar Grubu” olarak bilinen dernekten geliyor. 1990’lı yıllardan itibaren Türk kadınlarının yanı sıra diğer göçmen kadınların sorunlarına yönelik çalışmalar da yürüten kuruluş, kadın hakları mücadelesini farklı alanlarda canlı tutmayı hedefliyor.

Diasporanın ünlüleri

Siyaset hayatının yanı sıra sanat, spor ve basın alanlarında da pek çok Türk başarılı hikâyeleri ile ön plana çıktılar. Strazburg’da diplomat bir aileden dünyaya gelen ünlü yazar Elif Şafak edebiyat alanında Türkiye’de en çok okunan isimler arasında yer alıyor.

Paris, Los Angeles ve Türkiye’de sanat hayatına devam eden başarılı yönetmen Deniz Gamze Ergüven de Türk kökenli Fransızlardan. Ergüven yönetmen, senarist ve oyuncu kişiliğiyle kısa metrajlı filmlerinin yanı sıra “Mustang” adlı ilk uzun metrajlı filmiyle 2016 yılında “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisinde Oscar adayı oldu.

Cansel Elçin ise Fransa’da büyüyen ve eğitim gören film yıldızlarından biri. Sinema ve tiyatroda sergilediği başarasıyla 90’lı yılların ortalarından itibaren Fransa’da ve Türkiye’de 15 sinema filmi, 8 televizyon dizisi, 1 kısa film ve 4 tiyatro oyununda yer alan Elçin, yönetmenlik de yapıyor. Elçin “Hatırla Sevgili” adlı televizyon dizisindeki rolünden dolayı Beykent Üniversitesi öğrencilerinin oylamalarıyla “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne, Altın Kelebek Ödülleri’nde de “En İyi Oyuncu” ödülüne layık görüldü.

Fransa Türkleri ve İslamofobi

Fransa’ya göçün 53. yılında Türkler artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış olsalar da ırk ve din ayrımcılığı hâlâ diaspora Türklerinin yaşamını zorlaştırmaya devam ediyor. Son yıllarda Avrupa ve dünya genelinde yaşanan terör olayları Fransa’da yaşayan Türkiye kökenli vatandaşları bir hayli etkilemiş durumda. İslamofobik saldırıların yanı sıra Türkiye’ye yönelen tepki hareketlerinin odağında yer alan diaspora, DAEŞ saldırıları sebebiyle de zor günler geçirdi. Basın ve siyaset hayatındaki ayrımcı ve ön yargılı söylemler, Fransa’da Türklerin ve Müslümanların hayatlarında yeni bir evreyi doğurdu. Okullarda Müslüman çocuklara yönelik ırkçı ve önyargılı tutumlar, istihdam konusunda ayrımcılıklar ve medyanın nefret söylemleri son dönemde Fransa’da hızla artan vakalar arasında yerini aldı.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki terörist unsurlara yönelik düzenlediği Zeytin Dalı Harekâtı sonrası farklı şehirlerde PYD/PKK yandaşları tarafından Türklere ait kurum ve binalara çok sayıda saldırı düzenlendi. Olaylardan sonra diasporaya mensup 352 Türk sivil toplum kuruluşu bir araya gelerek Fransız Hükümeti’ni saldırılar karşısında gerekli hukuki işlemlerin uygulanması ve faillerin bulunup cezalandırılmasına çağıran bir bildiri yayımladı.

Bununla birlikte, mağduriyet sürecinde dikkat çeken önemli bir nokta ise Fransa’da yaşayan Türk vatandaşlarının ve Türkiye kökenli göçmen toplumun saldırılara sağduyulu yaklaşımı. Zira tüm bu süreç boyunca ülkedeki Türk toplumu, hukuki çerçevede hareket ederek meselelerin çözülmesi yönünde pozitif çaba sarf etmiş durumda.

Rukiye Ünal
© DiasporaHaber