7 Haziran 2018

İngiliz araştırmacı Patrick R. Ireland’ın geliştirdiği ‘kurumsal yönlendirme’ teorisinin, göçmen kökenli toplumsal grupların ve bireylerin içinde bulundukları toplumun kamusal hayatına katılabilmek için geliştirdikleri stratejileri anlamak açısından hâlâ oldukça açıklayıcı olduğu kanaatindeyim.[1] 1990’lı yılların sonunda gerçekleştirdiğim ve daha sonra hem İngilizce hem de Türkçe olarak yayınlanan[2] doktora çalışmamı hazırlarken eserleriyle tanıştığım Ireland’ın yaklaşımını daha sonra Ferhat Kentel ile birlikte gerçekleştirdiğim Euro-Türkler[3] araştırmasında da kullandım.

Patrick R. Ireland, göçmen topluluklarının göç sürecinde oluşturdukları siyasal katılım stratejilerini değerlendirirken, göç alan ülkenin yasal ve siyasal yapısına özel bir önem verir. Ireland, bazı göçmen toplulukların, içinde yaşadıkları ülkelerin kendilerine yönelik sistematik bir şekilde uyguladıkları kurumsal kayıtsızlık ve dışlama nedeniyle, siyasal katılım yönünde pek istekli olmadıklarını belirtir. Ayrıca, göçmenlerin siyasal katılım stratejilerini anlayabilmek için, bugüne değin sıkça başvurulan ve sınıf ile etnisite kavramlarını hareket noktası olarak alan teorik yaklaşımların ötesine gidilmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle, kendisi ‘kurumsal yönlendirme teorisi’ (institutional channeling theory) denilen bir yaklaşımı alternatif olarak önerir.

Söz konusu yaklaşıma göre, siyasal katılım stratejileri geliştiren etnik azınlıklar ve göçmen-kökenli gruplar, içinde bulundukları siyasal, hukuksal ve toplumsal yapının niteliği nedeniyle etnisiteyi ve/veya dini kimliği birincil araç olarak kullanma eğilimi gösterirler. Bu eğilimin ardında yatan neden, öncelikli olarak ‘ev sahibi’ toplumun azınlıklara ilişkin uyguladığı yasal ve siyasal düzenlemelerdir. Sözgelimi, eğer egemen anlayış, merkezî siyasal iktidar tarafından uygulanan çokkültürlülük ideolojisi ise etnik gruplar büyük ihtimalle etnisite, kültür ve din söylemlerini yücelterek örgütlenme yoluna gidecekler ve iktidarın kendilerine çokkültürlülük projesi çerçevesinde ayırdığı kaynaklardan yararlanabilmek için de iktidarla klientalist (patron-müşteri ilişkisi) bir ilişkiye gireceklerdir.

Türk diasporasının örgütlenme eğilimi

Bu teorik çerçeveden bakıldığında, Batı Avrupa’da pek çok ülkede yaşayan Türk diaspora topluluklarının, bugüne değin öncelikli olarak neden etnisite, kültürel kimlik ve dinsel kimlik çizgisinde örgütlendiğini anlamak mümkün olabilir. Etnik azınlıkları siyasal katılımdan uzak tutan ve onları dışlayan bir yasal düzlemde, Türk göçmenlerin kendi içlerine dönük etno-kültürel ve dinsel örgütlenmelere yönelmeleri kaçınılmaz olarak görülebilir. Patrick R. Ireland gibi başkaları da göçmenlerin rasyonel birtakım beklentileri ve stratejileri üzerinden hareketle ev sahibi toplumun ve devletin belirlediği egemen siyasal katılım kanalları aracılığıyla kamusal alana eklemlendiklerini iddia ediyor.

Siyasal katılım yoluyla kamusal alana dahil olma

Sözgelimi, 1973-2001 yılları arasında İngiltere, Fransa ve Almanya’yı karşılaştıran Matthias Koenig[4], araştırmasında Müslüman göçmenlerin kamusal yaşama dahil edilme yönteminin, ulus-devlet inşa geleneğiyle bağlantılı olduğunu söyler. Ona göre buradaki birincil öneme sahip nokta, farklı toplumlarda “birey”in nasıl tanımlandığıdır. Hakların kurumlara verildiği korporatist sistemlerde din, daha çok örgütlere resmî üyelik olarak tanımlanır. Bireylerin hakların birincil taşıyıcısı olduğu liberal sistemlerde ‘din’, gönüllü kuruluşlar etrafında örgütlenen bireysel yönelim biçimi olarak görülür. Koenig’e göre, Almanya’da Müslümanların tanınma talepleri, İslami örgütlerin birer tüzel kişilik olarak örgütlenme meselesiyken, bu sorun İngiltere’de ikincil önemde görülür.

Müslümanların kamusal alana eklemlenmesi konusunda bireyin inşasındaki farklılıkların yanı sıra dikkat edilmesi gereken ikinci nokta ise “devletleşme” geleneğindeki farklılıklar. Fransa, Almanya ve Hollanda gibi devletçi ya da korporatist modellere yakın ulus-devletlerde Müslüman azınlıkların kamusal hayata dahil edilmesi merkezî devlet tarafından koordine edilirken, bu süreç İngiltere gibi liberal sistemlerde genellikle yerel düzeyde yürütülen sivil müzakereler hâlini alır [4].

Üçüncü nokta ise ulusal kimlik sembolleri ve “sekülerleştirme” anlatıları arasındaki ilişkidir. Fransa’da Laiklik örneğinde olduğu gibi, ulusal kimliğin evrenselci sembolleri, sekülerizm ideolojisine bağlı olduğundan dini tanınma talepleri ‘dini’ olan ile ‘seküler’ olan arasındaki sembolik sınırları aşma eylemi olarak algılanır. Ulus-devlet inşa sürecinin İngiltere’de ve Almanya’da olduğu gibi toplu dinsel seferberlik şeklinde geçekleştiği nadir durumlarda ise sistem ilke olarak dini sembollere açıktır [5].

Matthias Koenig’in çalışması, Patrick R. Ireland[6], Jan Rath ve diğerleri[7] ile Soper ve Fetzer[8] tarafından yapılan üç ayrı çalışmayı doğrular nitelikte. Yukarıda da ifade ettiğim üzere Ireland, göçmen grupların siyasal olarak etno-kültürel ve dini çizgiler etrafında örgütlenme nedeninin, her şeyden önce ev sahibi toplum kurumlarının kendi siyaset ve uygulamalarıyla etnisiteyi ve dinsel olanı destekliyor olmasından kaynaklandığını iddia eder. Ireland’ın teorisi, göçmen kökenli bireylerin siyasal katılım stratejilerinin, ev sahibi toplumun geliştirdiği kurumların çizdiği yön doğrultusunda şekillendiğini iddia eder.

Ireland’ın Kurumsal Yönlendirme Teorisi şeklinde adlandırılan bu teorisinden yola çıkarak, Batı Avrupa ülkelerinde belirginleşmekte olan İslami kimliklenmenin daha çok ev sahibi toplum kurumlarının Müslüman kökenli göçmenlere yönelik olarak geliştirdiği ilişki biçimlerinin sonucu olarak ortaya çıktığı iddia edilebilir: Diğer bir deyişle, Batı’da giderek görünür hâle gelen İslami kimliklenme biçimlerinin kaynağı, aslında göçmenleri daha çok İslami kimlikleriyle tanıyan ve o şekilde kamusal alana entegre etmeye çalışan devletlerin kendileridir (Ireland, 2000: 269). Rath ve diğerleri, araştırmalarında, İslam’ın kurumsallaşmasının, “Müslümanlardan ziyade büyük ölçüde Müslümanların yerleştiği ülkeler tarafından gerçekleştirildiği” sonucuna varırlar.

İslam’ı kurumsallaştırma çabaları başarılı olur mu?

Buna paralel olarak, Christopher Soper ve Joel Fetzer ise ‘kilise-devlet ilişkileri modelinin’, Fransa, Almanya ve İngiltere’de Müslüman dinsel uygulamalarına yönelik uygulamalardaki farklılıkları açıklamakta ana belirleyici unsur olduğunu ortaya koyuyor [8]. Roma Katolikliği ya da Ortodoks Kilisesi örneğine tezat olarak, ulus-üstü yapılar üzerinden giderek İslam’ın kurumsal düzeyinden analiz yapamayacağımız gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Carl L. Brown’un [9] çok yerinde ifade ettiği gibi “İslam, liderliğin açıkça tanımlandığı ve hiyerarşik bir yapının egemen olduğu Katolik kilisesi tarzı bir yapılanmayı kabul etmez… Hristiyanlıktaki kiliseye benzeyen bir yapı Islam’da yoktur”, en azından Sünni İslam’da bu böyledir. Öte yandan, Şii geleneği, örgütsel ve ruhban sınıfı tarafından yönlendirilen Katoliklik ve Ortodoks Hristiyanlığa daha yakındır. Ancak İslam’ın tüm biçimlerinde, ulema, yerel topluluklarda etkili dini aydınlar, resmî otorite figürleri ya da resmî ruhban topluluğu bir sınıf teşkil etmez. İslami birlik fikrine aykırı olarak, İslam oldukça çoğulcu/heterojen bir yapıya sahip olup kendi kendini yöneten bir dini topluluktur [10]. Örgüt yapısı anlamında İslam, güçlü yerelliği ve hiyerarşik olmayan yapısıyla Protestanlığa daha çok benzerken, hiyerarşik olarak örgütlenmiş Katoliklik ya da Ortodoksluktan oldukça farklı demokratik özelliklere sahip [11]. Sonuç olarak İslamiyet’te tek bir Mekke olabilir, ancak çok sayıda merkez vardır. Diğer bir deyişle Avrupa’da İslam’ı kurumsallaştırma çabalarının başarısızlığa uğraması kuvvetle muhtemel.

Bu noktada Fransa’daki Yahudiler örneğini hatırlamak yerinde olacaktır. Yahudiler, Napolyon Bonaparte tarafından 1808’de kamu otoriteleri önünde dini çıkarların temsil edilmesi için Yahudi Din Adamları Kurulunu (Consistoire Israélite) kurmaya mecbur edilmişlerdi. Conseil Français du culte musulman (CFCM) örneğine benzer olarak, Yahudi Din Adamları Kurulu Yahudileri Batılılaştırmak ve merkeze çekmek için tasarlanmıştır. İki ayrı dönemdeki Yahudi ve Müslümanları Batılılaştırma ve merkeze çekme çabaları arasındaki paralellik dikkate değer [12]. Hem CFCM hem de Yahudi Din Adamları Kurulu, ulus-devletle Müslüman ve Yahudi ilişkilerini resmileştirerek Musulman d’Etat ve Juif d’Etat, diğer deyişle Fransız Müslümanlarını ve Fransız Yahudilerini yaratmayı amaçlar.

Euro-Türkler ve siyasi katılımın önemi

Yazıyı son yıllarda Batı’da giderek yükselen İslamofobi bağlamında Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde Müslüman kökenli göçmenlerin ve onların çocuklarının siyasal/kamusal alana nasıl katıldıkları üzerine bir kısa değerlendirme yaparak bitirmek istiyorum. Krizlerin birtakım fırsat pencereleri yarattığını düşünen bir sosyal bilimci olarak İslamofobik siyasal ve toplumsal iklimin de Müslümanlar için benzeri bir etki yarattığı görülüyor.

Euro-Türkler özelinde düşünüldüğünde, Türkiye kökenli pek çok insan, içinde yaşadıkları toplumlarda İslam’a ve Müslümanlara ilişkin egemen önyargılarla mücadele edebilmek için meşru siyasal katılım kanallarını, yani yerel, ulusal ve Avrupa parlamentoları gibi kanalları, egemen yazılı ve görsel medya kanalları kullanmak suretiyle, diğer bir deyişle meşru siyaset yapma biçimlerini kullanmak gerektiğini öğrendiler. İslamofobi ile mücadele edebilmek için en kullanışlı yöntemin, kendi içine kapalı adacıklar ve paralel topluluklar yaratmak yerine ev sahibi toplumun siyasal kurumlarını kullanarak siyaset yapmak olduğunu bilen çok sayıda Euro-Türk veya Müslüman siyasetçinin varlığı sanıyorum bu şekilde açıklanabilir.


Prof. Dr. Ayhan Kaya
    
İstanbul Bilgi Üniversitesi

 

Kaynakça

[1] Ireland, Patrick R. (1994). The Policy Challenge of Ethnic Diversity: Immigrant Politics in France and Switzerland. Cambridge: Harvard University Press.
[2] Berlin’deki Küçük İstanbul, İstanbul: Büke Yayınları, 2000.
[3] İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005 ve 2008.
[4] Koenig, Matthias (2003). The public incorporation of Muslim migrants in Western Europe –a comparative perspective, In Religion and diversity in international focus: Research and policy issues, chair Paul Bradamat, John Biles, and m Humera Ibrahim. 8th International Metropolis Confederence, Vienna.
[5] Zolberg, Aristide R. (2004). The Democratic Management of Cultural Differences: Building Inclusive Societies in Western Europe and North America, Occasional Paper 17, United Nations Developent Office, Human Development Report Office.
[6] Ireland, Patrick R. (2000). “Reaping What They Sow: Institutions and Immigrant Political Participation in Western Europe”, in R. Koopmans and P. Statham (eds.), Challenging Immigration and Ethnic Relations Politics. Oxford: Oxford University Press, 233-282.
[7] Rath, Jan ve diğerleri (2001). Western Europe and its Islam. Leiden: Brill.
[8] Fetzer, Joel S. and J. Christopher Soper (2005). Muslims and the State in Britain, France and Germany. Cambridge: Cambridge University Press.
[9] Brown, Carl L. (2000). Religion and State: The Muslim Approach to Politics. New York: Columbia University Press, s. 31.
[10] Byrnes, T. A. (2007). Religion and World Politics: A Structural Approach, AICGS Issue Brief, 16 (June), s. 6.
[11] Pieterse, Jan N. (1997). Travelling Islam: mosques without minarets, in Ayşe Öncü and Petra Weyland (eds.), Space, Culture and Power: New Identities in globalizing cities. London: Zed Books, s. 184.
[12] Roy, Olivier (2007). Secularism Confronts Islam. Translated by George Holoch. New York: Columbia University Press, s. 15.