Burak Gümüş

Chemnitz’de Neler Oluyor?

Her kesim mağduriyetini savunuyor. Öte yandan hem sağcılar hem solcular hem de yabancılar, devleti yetersizlikle suçluyor. Chemnitz’de Neler Oluyor?
31 Ağustos 2018

Doğu Almanya’nın eski adı Karl-Marx-Stadt olan Chemnitz kentinde detayları henüz netleşmeyen ama birçok spekülasyonun söz konusu olduğu olaylar ülke gündeminin ilk sıralarında yer alıyor. Küba kökenli 35 yaşında bir Alman, Suriyeli ve Iraklı iki kişi tarafından bıçaklanmasının ardından önce spontane biçimde yüzlerce eylemci olayı protesto edip yabancılara ve yabancı sandıkları insanlara saldırdı; ardından da yerel aşırı sağcı gruplar sosyal medya üzerinden haberleşip flash mob gibi kitlesel bir “taziye yürüyüşü” tertipledi. Aslında küçük çaplı başlayan olay medya üzerinden kitlesel ve daha büyük bir olaya dönüşerek bugün ülke gündemini kilitlemiş durumda.

Bu “taziye yürüyüşü” eylemi, herkese açık olan Facebook adlı sosyal medya sitesi aracılığı ile örgütlendiğinden, bıçaklanma olayını protesto etme gerekçesiyle yaklaşık 5 bin kişi yürüyüşe katılım sağladı. Katılımcılar arasında kanunen yasak olan “Hitler selamı” veren insanlar, olayın istismar edileceğini öngörüp bu mitinge karşı çıkan solcu karşıt göstericiler, yalancı olarak algıladıkları gazeteciler ve hatta polise bile saldırmaktan geri çekinmeyen aşırı sağcı eylemciler de yerini almış durumda.

Sözde “taziye mitingi”

Polis tarafından dağıtılmayan ve kente yönelen yürüyüş korteji devam ederken sayısal açıdan az ve pasif kalan polislerin gözleri önünde, yabancılara ve yabancı olarak zannettikleri insanları avlayıp onlara sözle, havai fişek veya şişelerle saldırdılar. Söz konusu kitlesel olaylara seyirci kalan eyalet polis teşkilatı da bu mitinge o kadar çok insanın (5000 sağcı ve 1000 solcu) gelebileceğini düşünmediğinden, personel bakımından yetersiz kalarak çok az sayıdaki göstericilere müdahale edebildiğini açıkladı.

Hâlbuki bıçaklanma olayı üzerine tertiplenen “taziye mitingi”nin gizli olmayan ve yüzlerce kez paylaşılmış resmî bir Facebook sitesinde örgütlendiği ortada iken oldukça kalabalık bir sağcı yürüyüşe dönüşeceği zaten eyalet polisine malum olmalıydı.

Her kesimin hedefinde devlet ve hükümet var

Olayın ilginç yanı, her kesimin bir konuda birleşmiş olması. Hem sağcılar hem solcular hem de yabancılar, devleti yetersizlikle suçluyor. Sağcılar, devlet ve hükümetin fazla liberal olarak gördükleri göçmen politikasını ve asli unsur olan Almanların güvenliğini riske atmakla eleştiriyor. Solcular ise devlet ve hükümetin aşırı sağcılara ve ırkçılara karşı tedbir almadığını öne sürüyor. Öte yandan yabancılar da devletin kendilerini yeterince korumadığını düşünüyor ve medyayı da hep karşı tarafa yardım etmekle suçluyor.

Almanya’da aşırı sağın yükselişine ve kitlesel olaylara oldukça kolay şekilde dönüşebilme potansiyeline işaret eden Chemnitz vakası, aşırı sağcı çevreler tarafından hükümete, solculara ve göçmenlere karşı tehdit anlamında bir ayaklanma ve “milli mukavemet” uyarısı olarak medyaya sunuluyor.

Ölümün istismar edilmesi

Öte yandan Suriyeli ve Iraklı iki kişi tarafından öldürüldüğü iddia edilen mağdurun aslında kendisinin de aslen Alman kökenli olmaması ve Nazi karşıtı olduğu da bilinmesine rağmen, sağcılar ölen kişiyi göçmen sanıklar sebebiyle sahiplenmiş durumda ve bıçaklanma olayını istismar ederek siyasal çıkarlarına alet ediyor. Hükümet, ilk açıklamasında, bu sağcı saldırganları “kendi kanununu ele almakla” (Selbstjustiz, vigilante justice) resmen kınayarak daha büyük bir hataya girişmiş görünüyor. Çünkü aşırı sağcıların “avladığı” göçmenler ve yabancı zannettikleri Almanlar, bu bıçaklanma olayıyla hiçbir ilişkileri olmamalarına rağmen konuya dâhil edilmiş ve Alman hükümet sözcüsü de ilgili bakış açısını bu şekilde eleştirerek saldırganların hayat görüşünü haklı çıkarmış durumda.

AfD’nin manevraları

Almanya’nın önce Doğu eyaletlerinde meclise giren ve 2017 yılından bu yana da Federal Parlamento’da ana muhalefet partisi konumuna erişmiş olan aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi (AfD) de bu konuyu çok ustaca kullandı. “Kitlesel Göç” anlamına gelen “Masseneinwanderung” kavramına karşı “Bıçak Göçü” manalı “Messereinwanderung” kavramı dolaşıma sokan; böylece sığınmacı ve işçi göçmenlerden oluşan tüm yabancıları bıçak çeken serseri gibi göstermeye çalışan bu parti, web sitesinde yabancıların “bıçak çektiği” olayların yerlerini Almanya haritasında gösterip Merkel hükümetini “güvenlikleştirme” söylemi üzerinden zaten çok ağır biçimde eleştiredursun, seçimlerde göç ve güvenlik meseleleri ve Merkel karşıtlığı üzerinden oy devşiriyor.

Bununla birlikte Federal hükümet ve devlet, söz konusu partinin Eş Başkanı Alice Weidel tarafından gerçek kimliği belirsiz ve şiddete meyilli binlerce “suçluyu” ülkeye sokmakla ve vatandaşları işe “yaramayan”, “hayırsız” ve “devlet yardımıyla geçinen” “bıçak adamlar” (“Messermänner”) diye suni bir nefret sözcüğüyle kastedilen yabancı erkeklerle karşı karşıya yalnız ve çaresiz bırakmakla itham ediliyor.

Nefretin normalleşmesi

Eskiden aşırı sağcı olarak yaftalanıp dışlanmaktan çekinen kesimler, 11 Eylül saldırıları ve güvenlikleştirme söylemi sayesinde özellikle Müslüman göçmenleri potansiyel bir güvenlik sorununun kaynağı olarak sunarak, “kaygılı vatandaşlar” şeklinde daha fazla hareket etme olanağı yakaladılar ve göçmen karşıtı görüşlerini sıkıntı yaşamadan daha açıkça ifade etmeye başladılar. Bu noktada AfD’nin artan oyları ve dolaşıma sokulan nefret söylemi de özgüven arttırıcı bir diğer husus olarak karşımıza çıkıyor.

Diğer yandan Alman siyasetinin de AfD ile sağlıklı bir tartışma yapmaktan ziyade sloganlar yardımıyla onu köşeye sıkıştırmayı veya AfD’nin istismar ettiği göçmenler ve sığınmacılara yönelik kaygıları kendi çıkarları için bizzat kullanmaya başladığını görüyoruz. Sığınmacı ve göçmenleri doğrudan hedef alan sosyal demokratlar ve hatta Sahra Wagenknecht gibi farklı akımlar arasında güç birliği arayan aşırı solcu siyasetçiler de artık söz konusu.

Bu yüzden Alman Milli Takımı’nın göçmen kökenli eski futbolcusu Mesut Özil’in “Almanlığı”, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile poz vermesi ve Alman takımının müsabakalarda elenmesi bile siyaset, vatandaşlar ve merkez medya tarafından açıkça sorgulanmış ve kendisi adeta ulustan aforoz edilmek istenmişti. Böylesine bir yaklaşım eskiden Almanya’da mümkün değildi.

Dolayısıyla Chemnitz vakasını da artan göçmen karşıtı saldırılar, İslamofobik nefret söylemi, AfD’nin faaliyetleri, Doğu eyaletlerindeki Alman polis ve istihbarat elemanlarının aşırı sağcı çevrelerle ilişkileri ve kısmen de NSU cinayet serisinden bağımsız görmemek gerekiyor.

Doğu Almanya’da yapılmayan hesaplaşma

Doğu Almanya’da göçmen karşıtlığının nedeni sadece işsizlik ve geri kalmışlık değil. Nazi Almanyası’nın işgal edilip bölünmesinden sonra kurulan Batı Almanya, sürekli ve çeşitli alanlarda Alman tarihi ile eleştirel biçimde hesaplaşıp Nazizm’i yererken Doğu’da kurulan sosyalist Demokratik Alman Cumhuriyeti, komünizme geçerek faşizmi yendiğini savunmuş ve ciddi bir şekilde Nazizm ile hesaplaşma programları ve kampanyalarına tenezzül etmemişti.

Bundan dolayı da Doğu Almanya’daki toplum, iki diktatörlük yaşadıktan sonra ancak 1990 sonrası demokratik değerler ile tanışmaya ve yaklaşık 60 yıllık bu sürecin toplumda yarattığı otoriter ideolojilere yatkınlık ayakta kalmaya başladı. Öte yandan Doğu Almanya’da Batı’da olduğu gibi çok fazla göçmen bulunmadığından yabancılara tahammül eşiği daha düşük.

Dolayısıyla Chemnitz vakasını da artan göçmen karşıtı saldırılar, İslamofobik nefret söylemi, AfD’nin faaliyetleri, Doğu eyaletlerindeki Alman polis ve istihbarat elemanlarının aşırı sağcı çevrelerle ilişkileri ve kısmen de NSU cinayet serisinden bağımsız görmemek gerekiyor.

Chemnitz olayından bir hafta önce yine Doğu Almanya’daki Magdeburg şehrinde, Şansölye Merkel’e karşı “Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” PEGİDA tarafından tertiplenen protesto eylemini izlemeye gelen Alman devlet kanalının mensupları yürüyüşte yer alan bir şahıs tarafından saldırıya uğramış ve kendisi tarafından yerel polise şikâyet edilmişti. Polis memurları da devlet televizyonuna ait gazetecileri basın özgürlüğünü hiçe sayarak sorgulamaya tutmuştu.

Medya mensuplarına saldırıp onları polise şikâyet eden şahsın aslında Eyalet Polis Teşkilatı mensubu olduğunun meydana çıkması üzerine oluşan soru işaretleri, polisler ve aşırı sağcıların ilişkilerine dikkat çekmişti. Acaba polis istihbarat bilgisayarına erişebilen bu şahıs, “sağcı biri olarak Alman polis teşkilatına mı sızmıştı?” yoksa Federal veya eyalet devletinin “görevli elemanı olarak mı bu yürüyüşte yer almıştı?” sorularının artık kimse tarafından sorulmadığını görüyoruz.

Belki de bunun sebebi, “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” (NSU) olarak bilinen aşırı sağcı terör örgütünün, Alman istihbaratında çalışan şahıslarla ilişkili olduğu ve aslında cinayetlerinde de Andreas T. isimli istihbarat elemanının “tesadüfen” olay yerinde bulunmasına rağmen mahkeme tarafından sanık sıfatı yerine hiçbir şey hatırlamayan “tanık” sıfatıyla dinlenmesi, savcı ve hâkimlerin yalananların üzerine yeterince gitmemesi ve bu gibi konuları içeren istihbarat dosyalarının “sehven” imha edilmesi veya 120 yıllık gizli tutulmasıdır.

Ancak ne olursa olsun Chemnitz olayı, ortamı daha gerginleştirecek gibi görünüyor.

Prof. Dr. Burak Gümüş
Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi