26 Nisan 2018

“Farklılıklarda birliktelik” (unity in diversity) mottosu, II. Dünya Savaşı döneminde ‘ötekileştirme’ üzerine bina edilen anlayışın oluşturduğu tarihsel yıkımı ve travmayı atlatmak için Avrupa bütünleşmesi yolunda yeniden inşa edilen müktesebatın temel dayanağı olarak kabul edilmişti. Bu bağlamda çok-kültürlülük ekseninde bir bütünleşme projesi tasarlanırken kurucu değerlerin çerçevesi de temel hak ve özgürlükler etrafında çizildi. Ancak bugün ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve antisemitizm dâhil her yönüyle ayrımcılık, Avrupa genelinde insan haklarına saygı ve Avrupa bütünleşmesine ilişkin sosyo-kültürel ve siyasi bağlılık önünde ciddi bir tehdit.

En önemlisi popülist siyaset, ayrımcılığın her türlü boyutuyla mevcut hukuki düzenlemelerin ve mücadele çabalarının önüne geçiyor. Bugün Avrupa’da ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki ayrımı daha keskin vurgulayan siyasi partiler seçim sandıklarında hiç olmadığı kadar heyecan oluşturuyor. Dolayısıyla ayrımcılıkla mücadele çabaları, popülist siyasetin gölgesinde kalırken arkasına alacak kararlı bir siyasi iradenin yokluğunda parçalı ve dağınık bir politika ağına hapsolmuş hâlde yürütülmeye çalışılıyor.

Yasal önlemler yeterli mi?

Ayrımcılık ile mücadele, konunun özü itibariyle, sosyal ve siyasi politikalar ile hukuki düzenlemelerin birbirinden bağımsız olmayan çok-boyutlu perspektifte ele alındığı bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu sadece yerelde değil uluslararası düzeyde de böyle.

Avrupa genelinde ele alınacak olursa, çok-boyutlu mücadelenin ve siyasi iradenin bu doğrultuda tecellisinin önemi daha da artıyor. Zira yasal ya da kurumsal mücadelenin özünü zedeleyen boşluklar, daha en başta üye ülke liderlerinin ya da siyasilerin iradelerini popülizme teslim ettikleri söylemlerle oluşmaya başlıyor.

Siyasi bütünleşme aşamasına geçme kararıyla birlikte, uzun yıllar alsa da, AB ırkçılık ve yabancı düşmanlığı dâhil ayrımcılıkla mücadelede geçmişe kıyasla yasal düzenlemeler ve bu düzenlemelerin sosyal politikalarla ve girişimlerle de desteklenmesi yönünde epey yol aldı. Fakat yasal zeminin giderek güçlendiğini simgelese de bu durum, yeterli koruma düzeyinin ve mücadele anlamında yeterli etkinliğin sağlandığı anlamına ne yazık ki gelmiyor. İnsan haklarına ilişkin hemen her konuda olduğu gibi ayrımcılıkla mücadele hususunda da yasal önlemler ve kurumsal düzenlemeler tek başına sınırlı bir etkiye sahip. Yasal düzenlemelerin siyasi liderlerden gelen destekleyici eylemler, eğitim, analiz, araştırma ve sivil toplumu içine alan farkındalık oluşturulması çabaları ile desteklenmesi oldukça önemli. İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele örgütleri ve kurumları tarafından yayınlanan araştırma ve raporların bu doğrultudaki tespitleri de yıllardır değişmiş değil.

ENAR gibi ayrımcılık konusunda Avrupa çapında sivil toplum ağı oluşturmaya çalışan farklı kurumların raporlarında dikkat çekilen hususların üzerine gidilerek mücadelenin etkinlik kazandırılması, güçlü bir siyasi irade gerektiriyor. Ancak bugün güncel sorunları yabancılar üzerinden okuyarak kendisine sosyal taban oluşturmaya çalışan siyasi partilerin varlığı, bu gerekliliğin önünde ciddi bir engel. Zira popülist söylem günümüzde aşırı sağın tekelinden çıkmış durumda. Başka bir deyişle, popülist söylem artık muhalefette değil! Yaygın emniyetsizlik duygusu ve ulusal kimliğin tehdit altında olduğu iddiaları üzerinden yabancı kökenli kitlelere yüklenerek güncel sosyo-ekonomik sorunların günahını yabancılara yüklemek Avrupa siyasetinin genelinde prim yapıyor.

Uluslararası bağlam da yardımcı değil!

Bu süreçte uluslararası bağlamın da yardımcı olduğunu söylemek ise güç. En başta kitlesel göçte yaşanan artış, dünya genelinde güvenlikle ilişkilendirilerek göçmenlere ilişkin olumsuz yaklaşımın ve politikaların meşrulaştırılmasına zemin sağlıyor. Özellikle Avrupa genelinde göçün bir güvenlik riski olarak değerlendirilmesi ve beraberinde pek çok ülkede yeni sınır ve güvenlik önlemlerine başvurulması, göçmenlerin etnik olarak fişlenmesine ve ayrımcılığa yol açıyor. Finlandiya’da bazı şehirlerde “Finli gibi görünmeyen” kişilerin çevrilip kimlik kontrolünden geçirilmesine ilişkin uygulama, ayrımcı uygulamaların en ‘masum’ örneklerinden.

Avrupa’ya kitlesel göçün başladığı 2011 sonrası dönemin ise kıtanın ekonomik krizin etkisinden bir türlü kurtulamadığı döneme denk geldiğini de unutmayalım. Göç olgusunun istihdam üzerinde yaptığı baskı, dahası bu doğrultudaki algı, yabancıların ötekileştirilmesini ve dışlanmasını her daim hızlandırdığı gibi bu dönemde de şaşırtmış değil. Öte yandan Ortadoğu’daki karmaşanın Avrupa başkentlerini de terör saldırıları ile etkilemesiyle birlikte ise Avrupa’da siyaset, kıtanın klasik ‘öteki’si Müslüman toplumu ciddi bir tehdit olarak popülist söylemin merkezine çekmekte zorlanmadı.

ENAR, 2013-1017 yıllarını kapsayan istihdamda ırkçılık ve ayrımcılık raporunda, Avrupa’daki ciddi sosyo-politik ve ekonomik değişikliklerin, raporlarını yenileme gerekliliğini doğurduğunu bizzat belirtiyor. 2013 yılından bu yana Avrupa’daki azınlık grupların maruz kaldığı ayrımcılık ve eşitsizlik konuları değerlendirilirken ekonomi politikalarındaki kapsamlı ‘iyileştirme’ paketlerinin, göç ‘acil durum’ çabalarının, artan ırkçı şiddet ikliminin göz önünde alınarak yapılması hususunda hemfikir. Özellikle istihdam alanında tüm etnik azınlıklar ve göçmenler, söz konusu atmosferden etkilenerek ayrımcılığa maruz kalmış durumda. Bu durum, emek sömürüsünden kötü muameleye kadar pek çok bağlamda vuku buluyor. Raporun Avrupa’da ayrımcılığa karşı güçlü bir yasal çerçevenin varlığına rağmen, uygulama ve tutarlılık bağlamında eksikliğe vurgu yapan tespiti ise bu yazının tezini doğruluyor.

Kısacası, yabancı/göçmen kökenliler hem seçim malzemesi kullanılmaya hem de güncel sosyo-ekonomik sorunların kaynağı olarak gösterilmeye devam ettiği sürece, Avrupa düzeyindeki ve genelindeki ayrımcılıkla mücadele çabalarının istenen etkiyi göstermesi olası değil. Bu sorunu aşmanın ve siyasi iradenin güncel siyasi kaygılardan bağımsız tecelli etmesinin en önemli yolu ise ırkçılık da dâhil ayrımcılığı genel olarak de-politize etmek, yani siyasetin dışına çıkarmak.

Siyaseten pahalı bir süreç

Seçim kaygısı ve seçmen baskısı, Demokles’in kılıcı gibi siyasilerin üzerinde sallanırken insani normlar çerçevesinde uzun erimli politikalar doğrultusunda hareket etmek günümüz dünyasında çoğu ülkede deyim yerindeyse siyaseten riskli. Oysa ki ayrımcılıkla mücadele, kültürel çeşitliliğin önemine vurgu yapan siyasi açılımlar gerektiriyor. Yabancılar hakkındaki önyargıları yumuşatacak ve ‘öteki’ tanımlamasını kıracak en önemli araç, toplumun çoğulcu yapısına vurgu yapan kapsamlı ve tutarlı bir entegrasyon politikası ile bu politikayı destekleyecek çok-disiplinli siyasi açılımlardır. Avrupa siyasi düzleminde popülist söylemde ‘dibe doğru bir yarış’ varken kısa vadede bu nasıl gerçekleşebilir? Cevaplaması zor bir soru…

Bu yazının kaleme alındığı tarihlerde (19 Nisan) Avrupa Parlamentosu, AB genelinde yerel ve ulusal düzeyde temel değerlerin korunması için sivil toplumu destekleyen bir Avrupa Değerler Aracı (European Values Instrument)  oluşturulmasına ilişkin kararı büyük bir çoğunlukla kabul etti. Avrupa genelinde ulusal siyaset, popülist dalgayla beraber sürüklense de sosyal, siyasi, yasal, kültürel ve ekonomik pek çok nedenin tetiklediği ayrımcılığın, bütünleşme projesinin değerlerini temel hak ve özgürlüklere dayandıran AB için tehlike çanlarını çaldırdığı gerçeği henüz yadsınmış değil. Avrupa Parlamentosu’nun son kararı da bunun en güncel ve somut örneği. Fakat bu kararlılığın uygulanabilirlik ve öngörülen araçların etkin işleyebilmesi için konu aynı yerde düğümlenmemeli, yani Avrupa genelindeki siyasi iradenin de aynı kararlılığı hem söylem hem politikalar aracılığıyla gösterebilmesinde…

Dr. Fatma Yılmaz-ELMAS
@fy_elmas

fy.elmas@diasporahaber.com