Mehmet Enes Beşer

Alışkanlıkları “Değer” Olarak Sunmak Hollanda’da Çoğulculuğu Zedeliyor

Hollanda’da genel seçimlerin ardından bir yıl geçti. Wilders’ın önderliğindeki Özgürlük Partisi soyut bir “değerler” söylemi üzerinden Türk ve Müslüman karşıtlığına devam ederken diğer siyasîlerin de bu söylemlere öykünmesi Hollanda açısında endişe yaratıyor.
11 Mayıs 2018

Göç ve onun getirdiği sosyal değişmeler, yerleşik toplumsal “değerler” açısından çoğu zaman “tehdit” olarak görülür. Ancak bu “değerler”in niteliği üzerine insanların bir uzlaşısı bulunmadığından, değerleri tanımlama işi, bunların savunucusu olarak kendini lanse eden kişilere kalmaktadır. Kendini yerleşik değerlerin yılmaz bekçisi olarak gören bu şovmenler için tehdit sıralamasında ilkin “yabancılar” akla gelir. Çünkü tanınmayan kişiler hakkında ön yargılar oluşturmak ve manasız genellemeler yapmak daha kolaydır.

Bazı durumlarda hükümetler, meydanı şovmenlere bırakmamak adına “mevcut toplumsal değerler”i tanımlama işine soyunabilir.  Çoğunlukla gülünç tabloların ortaya çıkmasına neden olan bu durumda, bir hükümet yetkilisi çıkıp “biz”i tarif edecek ortaklıklardan bahsedip hangi durumlarda bunun dışında kalınacağını anlatır.

Rutte Wilders’a öykündüğünde

 

Örnek vermek için çok da uzağa gitmeye gerek yok. 14 Mart 2017’de gerçekleşen Hollanda genel seçimlerini hatırlayalım. Irkçı ve İslam karşıtı Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi popülaritesini artırırken hükümetteki muhafazakâr-liberal Özgürlük İçin Halkın Partisi (PVV) lideri Mark Rutte de birtakım “önlemler” almaya girişmişti. Wilders “göçmenler gelmesin” diyerek oylarını artırıyor, Rutte “o kadar da değil, bazıları gelebilir” diyerek kendini Wilders’a karşı “açık hedef” hâline getiriyordu. Tehlike çanlarının çalmaya başladığı anketlere yansımaya başladıktan sonra Rutte de “Wildersça” davranmaya başladı. Elbette “camiler kapatılsın” ya da “Müslümanlar gönderilsin” gibi tuhaf laflar etmiyordu ancak Rutte de -tabiri caizse- “aba altından sopa gösteriyordu”. Doğrusunu söylemek gerekirse, Wilders popülizminin prim yaptığı ortaya çıkmışken diğer partilerin de Wilderslaşmamasını beklemek saflık olurdu.  

Kampanyalar bu düzlemde ilerlerken, genel seçimlere yaklaşık 2 ay kala, Başbakan Mark Rutte imzalı bir “açık mektup” yayımlandı. “Mark’ın mektubunu okuyun” başlığıyla sunulan metin doğrudan göçmenleri muhatap alıyor ve metinde kısaca “uyum sağlayamayacaksanız gelmeyin” deniyordu. Liberal başbakan, göçmenlerden uymalarını istediği “değerler”in tam olarak neler olduğunu ise açıklamıyordu.

Tuvaletten sonra ellerini yıkamayan Türkler (!)

 

Türklerin toplumsal değerleri nelerdir dendiğinde herhalde akla gelen şeylerden bazıları şunlardır: büyüklerin ellerini öpmek, bayram ziyaretine gitmek, misafirin ikram tabağını boş göndermemek, sokakta iş makinesi seyretmek, arabanın dikiz aynasına maskot asmak, tuvaletten sonra elleri yıkamak… Liste daha uzatılabilir. Bu maddelerden bazıları dini kaynaklı iken bazıları da zamanla oturmuş alışkanlıklar olarak göze çarpıyor. Ancak bunları “değer” olarak tanımlamak için bir meşruiyet kaynağına ihtiyacımız var.

Tuvaletten sonra elleri yıkama konusunda yapılan ilginç bir araştırma var. Buna göre Avrupa’da bu alışkanlığa sahip kişilerin oranları listelenmiş. Birinci sırada yüzde 96 ile Bosna-Hersek bulunuyor. Onu yüzde 94 ile Kosova takip ederken Türkiye yüzde 85 oranıyla üçüncü sırada. En düşük oran ise yüzde 50 ile Hollanda’nın. Tuvaletten sonra elleri yıkama alışkanlığını bir toplumsal değer olarak ele aldığımızı varsayalım. Buna temel olarak da “Türkler arasında temizlik anlayışının bir bütün olarak çok mühim bir yere sahip olduğunu” belirtelim. Gerçekten de gerek ev gerekse kişisel temizlikte ülkemizde takdir edilmeye değer bir temizlik geleneği mevcut. Peki ama, araştırmayı merkez alırsak, Türkiye’de ellerini yıkamayan yüzde 15’lik kitle, bu alışkanlığa sahip olmadığı için toplumun dışında mı kalıyor? Bu durumda söz konusu kişilerin topluma entegre olması için kurslar mı düzenlemek icap ediyor? Veya bu kişiler, toplumsal değerlerden nasibini almamış sapkınlar olarak mı nitelendiriliyor? Elbette hayır. Benzer tartışmaları diğer “değer örnekleri” için de uzatabiliriz.

“Alışkanlıklar” başka “değerler” başka

 

Toplumda çoğunluk tarafından kabul gören bazı alışkanlıklar vardır. Türkiye’de böyle iken örneğin Hollanda’da da bira içmek bir “genel alışkanlık” olarak öne çıkabilir. Ancak sağlık sebebiyle veya başka herhangi kişisel bir sebeple alkol tercih etmeyen bir Hollandalı’ya kimse “entegrasyon kursuna gitmek”ten bahsetmez. Başka bir deyişle, Hollandalıların büyük kısmı farklı sıklıklarda alkol tüketmeyi tercih etse de alkol içmeyen kişilerin “Hollandalılığı” hiçbir zaman tartışılmaz. Çünkü alkol tüketimi bir değer değil alışkanlıktır.

“Yasalara uyun” demek yeterli değil mi?

 

Rutte’nin mektubuna geri dönersek, metinde başbakanının müstakbel göçmenleri “bunlara uyum sağlamayacaksanız gelmeyin” diye uyardığı birtakım “değerler” yer alıyor. Mektuptan alıntılayalım: “Uyum sağlamak istemeyen insanlar, alışkanlıklarımızdan vazgeçiyor ve değerlerimizi reddediyor. Eşcinselleri taciz ediyor, mini etekli kadınları korkutuyor ya da sıradan Hollandalılara ‘ırkçılık’ ithamında bulunuyor. Ülkemizi temelden reddedecekseniz gitmenizi tercih ederim. Doğru olanı yapın ve gidin.” Dünyanın hemen her ülkesinde insanları taciz etmek, kadınları korkutmak ve “masum” insanlara ırkçılık iftirası atmak farklı derecelerde de olsa suç kategorilerine giriyor. Yani bu eylemleri kim yaparsa yapsın bazı cezai yaptırımlarla karşılaşıyor. Bu eylemleri Hollanda’da yerliler veya göçmenler, kim yaparsa aynı cezayı alıyor. Peki burada Hollanda’ya has olan, Hollanda değerleri içinde yer alan ne? Bay Rutte “Yasalarımıza uyun, yasalarımız arasında eşcinselleri korkutmak veya mini etekli kadınları taciz etmek cezai yaptırımlara tabi. Suç işlemeyin” de diyebilirdi. Fakat bu isteklerin bir haber değeri olur muydu?

Rutte değerleri tarif etmek isterken aslında yasaların sınırlarını çiziyor. Bu yasalar da yalnızca göçmenler için değil tüm Hollandalılar için geçerli. Ancak göçmenlere “sıradan insanları ırkçı diye yaftalamayın” şeklinde gözdağı veren Rutte, “sıradan insanlara müstakbel suç makinesi” gözüyle bakmakta bir problem görmüyor. Peki bu çifte standart uygulamasıyla, göçmenlerden önce “özgürlükler ülkesi” Hollanda’ya haksızlık etmiş olmuyor mu?

 

Mehmet Enes Beşer
besermehmetenes@gmail.com