Zeynep Işık Ercan

ABD’de Yerleşik Türk Toplumu: Eğitimin Rolünün Önemli Bir Göstergesi

“Biz ne kadar büyük bir diaspora olabilirsek, ABD devlet okullarında Türkçe öğretimi konusunda o kadar zorlayabiliriz.”
2 Ekim 2018

Yurtdışı Türkleri gündemine alan çalışmaların önemli bir bölümü Batı Avrupa ülkelerine yönelik. Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyal ve eğitim düzeyleri bakımından oldukça çeşitlilik gösteren kayda değer yerleşik bir Türk toplumu söz konusu. DiasporaHaber olarak bu uzak kıtadaki Türk toplumunun yapısını, yaşam biçimlerini ve mesken ülkeye uyum düzeylerini yine ABD’de yerleşik başarılı Türk akademisyen Doç. Dr. Zeynep Işık Ercan ile konuştuk. Özellikle çalışma alanı olan okul öncesi eğitimin önemine ve uyum konusundaki yerine vurgu yapmaya çalıştık.

Mülakat: Dr. Fatma Yılmaz-Elmas


Doç. Dr. Zeynep Işık Ercan:
ABD’de master ve doktora eğitimini ilköğretim ve okul öncesi eğitim üzerine yaptı. Master tezi çalışmasını yüksek yetenekli çocuklar için eğitim yöntemlerinin bütün çocuklara uygulanması konusunda, doktora tezini ise Amerika’daki Türk diasporasının çocukların ilköğretim yılları eğitimi ile ilgili deneyimleri konusunda yaptı.  Güncel araştırmaları ise okul öncesi eğitimi liderliği, çok-kültürlü çocukların eğitimi ve projeye dayalı eğitim üzerinedir.

Yurtdışı Türkler ya da Türk diasporasından bahsedince akla ilk olarak Avrupa’da yaşayan yerleşik Türk toplumu gelir. Oysa ABD’de eğitim ve sosyal düzeylerine bakıldığında oldukça çeşitlilik gösteren bir Türk toplumu söz konusu. Biraz Amerika’daki yerleşik Türk toplumunun yapısından bahsedebilir misiniz?

ABD’deki Türk toplumu, Avrupa’daki Türk toplumundan gerçekten çok farklı. Sadece toplum olarak değil; devlet-insan ilişkileri, sosyal hayata karışmaları ve karışmamaları… Aynı zamanda toplumun onlara bakışı da çok farklı.

Amerika toplumunun Avrupa’daki Türk toplumundan farklı olmasının birkaç sebebi var.

Birincisi, Amerika’daki Türk toplumunun ABD ile bir tarihi yok. Yani Amerika’daki insanların Türklerle ortak bir tarihi söz konusu değil. Avrupa’ya baktığınızda ise Osmanlı tarihi, yaşanılan savaşlar, bir dizi göç hareketi… Özellikle 20.yy göç hareketleri bağlamında Almanya ile başlayan işçi göçü dalgası ve ‘gurbetçi’ imajı, sadece Almanya’da değil küçük bir kıta olan tüm Avrupa’da etkili olmuş durumda. Amerika’nın böyle bir tarihi olmadığı ve üstelik arazisi de çok geniş olduğu için ABD’de konsantre bir Türk imajı yok diyebiliriz. Bundan dolayı Amerika toplumu ile biraz daha pozitif tanışma imkânı var.

Ayrıca ABD’nin göçmenlik ile ilgili yasal düzenlemeleri Avrupa’dan çok farklı. Tabii ki şu dönemde, Trump başa geldikten sonra gerçekten sıkıntılar başladı; ama bu sıkıntılar hâlâ çok kapsamlı değil. Geçmişten günümüze bakarsak Amerika’ya göç konusunda birkaç yol var. Birinci yolda ‘diversity lottery’ (çekiliş) denilen, her yıl belli yerlerden sadece 50 bin kişinin alındığı bir sistemden bahsedilebilir. Seçiciliğin sebebi ise Hindistan’dan, Pakistan’dan, Çin’den yani Asya ülkelerinden çok fazla göçmen gelmesi ve Amerika bundan rahatsız oluyor. Amerikan devleti bunu biraz olsun dengelemeye çalışıyor. Bu sistemin amacı da her yıl 50 bin kişiyi aslında göç almadıkları belirli ülkelerden getirmeye çalışmak. Türkiye de bu ülkelerin arasında var; ama aşağı yukarı sadece bin civarı Türkiye’den insan her yıl bu çekilişin ardından işlemlerini tamamlayıp göç etmeye hak kazanıyor.

İkinci yöntem de ABD’nin beyin göçü bağlamındaki oldukça zeki politikası. Bir defa eğitim sistemini oldukça iyi pazarlayan bir ülke. Türkiye gibi ülkelerden insanlar ücretli eğitim almaya geliyor. Süreç daha kolay ve belirli kuralları var. Bu bağlamda Türkiye’den eğitim için çok fazla kişi geliyor.

ABD’nin beyin göçü oldukça zeki bir politika. Eğitim sistemini oldukça iyi pazarlayan bir ülke. Türkiye’den de eğitim için çok fazla kişi geliyor.

Üçüncüsü de ABD aynı zamanda hem yatırım yapma hem çalışma izni vizeleri veriyor. Çalışma vizelerinde -şahsım gibi- Amerika’da okumuş (Milli Eğitim bursu ile ABD’ye geldim) ve burada mezun olmuş kişilere Amerika’da istihdamı kolaylaştırıyor. Önce geçici çalışma izni, sonra çalışma vizesi, daha sonra ise Green Card (Yeşil Kart), sonrasında da vatandaşlığa giden bir yol var. Ama söz konusu kapsamda yine ABD, daha ziyade maddi durumu yüksek olan, eğitimde iyi olan göçmenleri tercih ediyor.

Bunun ötesinde Amerika’daki Türk toplumunun Avrupa’dakinden farklılığı konusunda, göçmenlik kanunlarının özellikle ayrımcılıkla ilgili olanlarının sert oluşu etkili. Mesela Avrupa’da biliyoruz ki bazı bölgelerde insanlar göçmenlere ev vermiyor ve insanlar ‘ghetto’ denilen yerlerde yaşamak zorunda kalıyor. Amerika’da eğer Türk veya Müslüman olduğumuz için size ev verilmez ise kanunlara dayanarak dava açmanız mümkün. Ev sahiplerinin insanlara dininden ya da ırklarından dolayı ayrımcılık yapmaları yasak. Bu da Amerika’daki siyahlarla tarihlerinden gelen bir hassasiyet. Bu sayede Amerika’daki Türk toplumu çeşitlilik gösteriyor.

Şu anda Avrupa’daki ‘Türk komitesi’ benzeri (yani işçi kökenli) bir Türk toplumunu Amerika’da tek görebileceğimiz yer, belki New Jersey. New Jersey’de çoğu zaman, özellikle Karadeniz’den göç almış, aile birleşimi yoluyla buraya göç etmiş on binlerce Türk var. Bunun dışında New York’ta belgeleri olmadan gelmiş insan sayısı olsa da epey az. Bununla birlikte Amerika’daki Türk göçmenlerin birçoğu, legal bir şekilde (documented) burada bulunuyor ve yukarıda sayılan sebeplerle gelmiş durumda.

Aynı zamanda, bunların haricinde, geçmişte 1950-60’lı yıllarda Amerika’nın da Avrupa gibi işçi alımı politikası olmuş. Berber, asker, elektrikçi gibi bütün meslek dallarından alınan bir göçmenlik dalgası var. Bu dalgada da Türkiye’den elit kesimin gittiğini görüyoruz; örneğin Kemalistler, daha ziyade sol görüşlü olan, asker ve devlet bürokrasisi ağırlıklı bir gruptan bahsediyoruz. Atatürkçü toplum derneklerini kuran eski bir jenerasyondan bahsediyoruz. Büyük çoğunlukla asimile olan bir gruptan bahsediyoruz; zira gelen erkek Türk göçmenlerden bir kısmı Amerikalı bayanlarla evlenmişler. Kısacası eski göç dalgasından bahsediyoruz.

Bu dönemde ise yani modern dalgada ise eğitim ve farklı sebeplerle burada olan yapısı hayli çeşitli olan bir Türk toplumundan bahsediyoruz. New York’u ya da New Jersey’i saymazsanız, Türk denildiğinde özellikle iç kısımlarda (midwest), üniversitelerin eğitimin olduğu yerde, Türk imajı oldukça pozitif. Türkler, daha çok eğitim hayatıyla, profesyonel işleriyle (bilim adamı, profesör) tanınıyor.

Mesafelerin aidiyet ve kimlik üzerindeki etkisinden bahsedebilir miyiz? Genel bir ifadeyle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki Türk diasporası arasında anavatana uzaklığın neden olduğu bir aidiyet, kimlik ve yaşam biçimi farkı söz konusu mu?

Evet, yaşam farkı da söz konusu. Bunun sebebi biraz da Amerika’nın Avrupa’ya nazaran kimlik ve aidiyet noktasında sadece Türklere değil toplumun geneline ilişkin bakış açıları. Amerikalılar çok kapitalist bir toplum; böyle olunca eğer insanların maddi durumları yüksek ise -söz konusu insandan hoşlanmasa bile- o insanı toplumda kabullenme çok rahat oluyor. Mesela Türk bir profesör olarak kimse bana açıkça ayrımcılık yapamaz. Belki sevmeyebilir ya da yadırgayabilirler ama maddi durumum ya da sosyal durumum iyi gözüktüğü zaman, insanlar buna saygı gösteriyorlar. Böyle bir kabullenme söz konusu Amerikan toplumunda. Böyle olduğu için insanlar daha çok entegre olabiliyor. Türkler burada “Türk-Amerikalı” ya da “Müslüman-Amerikalıyız” diyebiliyorlar rahatça. Çocuklarda eğer yine ailelerin maddi durumu ve eğitim durumları iyiyse yine Türk kimliğini sahipleniyor; Müslüman kimliğini sahiplenmekte sıkıntı yaşamıyorlar genel olarak.

Ama asimilasyon derseniz yani çünkü bölgelerine göre, Türklerin çok kalabalık konsantre olduğu yerler var. Mesela Boston, Philedelphia, Texas ve Kaliforniya’da birkaç şehir var ya da New Jersey, New York. Fakat bunları saymaz iseniz, genel olarak insanlar sadece kendi aralarında, içe kapalı kesinlikle yaşamıyor. Maddi durumları iyi olan bölgelerin okulları daha iyi olduğu için, Türklerin yapmaya çalıştıkları strateji, genelde, oralarda oturabilmek ve çocuklarını o okullara götürebilmek için daha çok bu tarz maddi durumları iyi semtlerde yaşamaya çalışıyorlar. Bu şekilde bir dışlanma söz konusu değil yani.

Hazır okul bahsini açmışken, konuyu uyuma ve eğitimin rolüne taşırsak… Erken çocukluk döneminde alınan eğitim, göçmen çocukların sadece bireysel okul başarıları konusunda değil, mesken ülkeye uyumları konusunda da oldukça etkili. Bu tespiti pek çok çalışmanızda siz de vurguluyorsunuz. ABD’de doğup büyüyen Türkiye kökenli göçmen çocuklar konusunda Türk ebeveynler, erken dönem eğitim konusunda diğer göçmen gruplara kıyasla ne kadar duyarlı?

Göçmenlere baktığımızda, eminim Avrupa’dakilerde öyledir, ülkesel olarak kesinlikle eğitim konusunda çok çok önemli bir odaklanma söz konusu. Gerçekten insanlar çocuklarının en iyi okullarda eğitim almasını istiyorlar. Amerika’da özel okullara göndermekten ziyade iyi olan devlet okullarına -dediğim gibi- iyi bölgelerdeki okullara göndermeye çalışıyorlar. İlkokul öncesi eğitim noktasında iki tane yaklaşım var.

Bazı anneler çocuklarını anaokullarına gönderiyor. Bundaki amaçları da evde Türkçe konuşulduğu için genelde anaokuluna gönderip İngilizce öğrensinler isteği. Birinci jenerasyon göçmenler, daha hassaslar evde Türkçe konuşmak  konusunda. Veya bilinçli olarak İngilizce çizgi film izletiyorlar çocuklarına. Bu şekilde, çocukların ilkokuluna başladıkları zaman, İngilizcesi ikinci dili olan çocuklar grubunda olmamasını istiyorlar. ABD’de ‘ESL’ dediğimiz bir kategori var, Avrupa’da da vardır eminim. Yani eğer çocuğun İngilizce düzeyi yeterli değil ise çocuğun normalde gördüğü dersler zamanında İngilizce öğretiliyor, biraz gerilemesine yol açıyor çocuğun akademik olarak. Çok bilinçli olan aileler bunu engellemek için, yani çocuğun İngilizce düzeyinin Amerikalılarla aynı olması için anaokuluna gönderiyor ve biraz çizgi film izlettiriyorlar ama evde yine konuşmaya devam ediyorlar, Türkçeyi de beslemeye önem verdikleri için.

Bazı aileler de çocukları kesinlikle İngilizce konuşturmuyorlar. İngilizce ile muhatap etmiyorlar okula başlayana kadar. Bu çocuklar okula gittiğinde ESL dersleri almak zorunda kalıyorlar. Ebeveynlerin buradaki yaklaşımları da Türkçeyi çok iyi öğrensinler, daha sonra İngilizceyi öğrenirler şeklinde.

Türkçeyi iyi öğrenmiş olmak, çocuklar için farklı şeylere yol açıyor. Eğer çocuklar bu tarz ESL programlarına giderlerse ve bulundukları sınıf çeşitlilik içermiyorsa, çeşitli kültürlerden çocuklar yerine sadece beyaz ya da siyah Amerikalıların olduğu bir sınıftalarsa, bu konuda sıkıntı yaşıyorlar. Kimlik noktasında belki Türkçe, ailelerinin kimlikleri, kılık kıyafetleri de utanılacak bir şey olabiliyor onlar için. Bu noktada öğretmenlerin yaklaşımı çok önemli. Tabii ki ailenin bilinçli olması da çok önemli, dil ve başarı noktasında…

Türkçe ve İngilizceyi birlikte sürdürmek hem genel bir eğitim olarak hem de zekâ gelişimi açısından çok faydalı.

Yanı sıra, yine eğitim durumu yüksek olan ve bilinçli olan aileler Türkçeyi desteklemek için çocuklarını Türkçe hafta sonu okullarına gönderebiliyor. Çeşitli grupların, organizasyonların açtıkları hafta sonu okulları var. Söz konusu Türkçe derslerinde, çocukların Türkçe öğrenmeleri ve bazen de Türkiye ile alakalı tarih vs. bilgileri almalarını sağlıyorlar. Bu çocuk için çok faydalı bir şey; çünkü sadece Türk çocukların olduğu bir ortamda oluyor. Ama şahsen gözlemlediğim yerlerde genelde ilginç bir şey oluyor: İlkokulda Türkçeyi çocukların kabullenmesi kolay. Daha sonra ortaokula yaklaştıkları zaman, çocuklar mesela hafta sonu okullarına geldikleri zaman bile aralarında İngilizce konuşmaya başlıyorlar.

Başka bir deyişle, Amerika’da gerçekten anadilin kaybedilmesi şu dönemde daha hızlı oluyor. İlk Amerika’ya gelen 19.yy’daki göçmenlerde belki dil dördüncü jenerasyon da kaybediliyor ama günümüzde göçmenlerde İngilizce gerçekten çok ağırlıkta. Hatta İngilizcenin popüler bir anlamı var ve çocuklar kültürel olarak İngilizceyi çok değerli görüyor. Dolayısıyla eğer buna özel bir özen gösterilmezse, çocuklarla projeler yapıp anlatılmazsa, gerçekten dikkat edilmez ise iki/çok-dillilik üçüncü jenerasyonda yok oluyor.

Türkçe ve İngilizceyi birlikte sürdürmek hem genel bir eğitim olarak hem de zekâ gelişimi açısından çok faydalı. Şu anda araştırmalar bunu söylüyor ama Amerikan okullarındaki öğretmenlere bakılırsa, bunun çok bilinçli olarak algılandığını, anlaşıldığını düşünmüyorum. Hâlâ ülkedeki birçok okulda çok eski, geleneksel yöntemlerle çocuklara öğretim veriliyor. Asimilasyon üzerine duran çok fazla öğretmen var, özellikle Amerika’daki Türklerin coğrafi olarak çok fazla yayılmış olduğunu düşünürsek, ülkenin daha iç taraflarında öğretmenlerde daha az bilinç var bu konuda. Öğretmen bunu teşvik etmeyince ailelerde teşvik etmiyor.

Aynı zamanda şunu da eklemek gerekir: Bir çocuk Türklerin çok olduğu yerde bilinç kazanır diye bir şey söz konusu değil. Yani bu tamamıyla sayıların çokluğu azlığı değil de ailenin ve öğretmenin pozitif yönlendirmesine bağlı bir şey.

Aslında üzerinde konuşmak istediğim konuya girmiş olduk cevaplarınızla. Anadil eğitimi… Anadil eğitimini nerede konumlandırırsınız bu süreçte? Avrupa’da Türkçe anadili eğitimi bağlamında, bazı okullarda Türkçe derslerinin verilmesi söz konusu. Ama ABD’de Türk toplumunun dağınık yerleşimini dikkate alındığında, böyle bir talepten ve dolayısıyla da arzdan bahsedebiliyor muyuz? 

Amerika’da bunu yapabilmelerinin birkaç yolu var. New Jersey, New York, Florida, Boston, San Francisco, Los Angeles, California, Teksas ya da Houstan ve Dallas bölgelerinde epey bir Türk nüfusu var. Buralarda şu şekilde yapılabilir: Okul yönetimine başvurulup aileleri Türk olan çok fazla göçmenin olması vesilesiyle Türkçe dersi verilmesi talep edilebilir. Ancak Türk toplumunda bu derecede bilinç ve baskı kurabilecek agresiflikte bir tavır olduğunu düşünmüyorum.

Ama ABD’de ikinci bir dil eğitimi, anadil eğitimi derken İspanyolcadan bahsedebiliriz. Çünkü Amerika’da 50 milyonu aşkın İspanyolca konuşan bir nüfus var. Dolayısıyla çok büyük bir göçmen grubu oluşturan İspanyolların olduğu okullarda iki-dilli eğitim var ve hatta normal konuları da İspanyolca ve İngilizce ortak anlatımının olduğu “Bilingual Education” (İki-dilli Eğitim) dediğimiz sistemle ilerleyen, hatta bunu uygulayan öğretmenleri yetiştiren programlar söz konusu. Devlet bunun için sertifika da veriyor. Bu konu aslında Amerika’da açık bir konu. “English Only Movements” (Sadece İngilizce Hareketi) gibi politik oluşumlarla engellenmeye çalışılsa da sertifika programları devam ediyor. Fakat bu sertifika mevcut durumda sadece İspanyolca için geçerli.

Dikkat edilmez ise iki-dillilik üçüncü jenerasyonda yok oluyor.

Türkçe eğitim alabilmenin ikinci yolu, “Charter School” diye adlandırılan özel okul olmayan devlet okulu kategorisinde ama belli gruplar tarafından örneğin Somalili göçmenlerin birleşerek açabileceği bir sistem içinde mümkün. Belirli bir şehirde ve bunu devlet katkısıyla birlikte yapabilirler. Devlet okulu olarak adlandırılıyorlar. Devlet denetimine tabii. Sınavlar, müfredat her şeyin devlet okulu tarzında olması gerekiyor. Türkçe derslerini sadece Türk çocuklar değil Amerikalı çocuklar veya başka göçmen gruplarından gelen çocuklar da alabiliyor.

Aynı zamanda sadece Türklerden bahsetmezsek diğer göçmenlerin açtığı özel okullar olabiliyor. Bu özel okullarda da yine seçmeli ders yapabiliyorlar ama devlet okulları noktasında da çok fazla talep olmadığı için böyle bir şey söz konusu değil. Biraz Türk toplumunun büyümesiyle alakalı ve biraz daha politik olarak ve lobicilik olarak New Jersey, New York, Boston ya da Philadelphia gibi büyük şehirlerde bu konuda agresif olarak bastırmasıyla ilgili. Ancak böyle bir durumda da rakamları görmek isteyeceklerdir. O yüzden biz ne kadar büyük bir diaspora olabilirsek o kadar zorlayabiliriz devlet okulları konusunda.

ABD’de Trump yönetimi söz konusu ve bunun yanı sıra dünyada zaten göçü ‘kriz’ olarak algılama eğilimi var. Pek çok konu, ‘göç krizi’ etrafında tartışılıyor. Manşetler, siyasilerin söylemleri malum, göçmenlerin günah keçisi ilan edilmesi, duvarların örülmesi vs… Tüm bunlar ne kadar çeşitli olursa olsun, ne kadar uyum gösterirse göstersin, ne kadar nitelikli olursa olsun Türk toplumunu etkiliyor mu?

Amerika’da göçmen profilinde akla gelen şu: Fakir, Amerika’nın ekonomik kaynaklarından faydalanmak için ülkesinden çıkmış; Amerika halkının ödediği vergileri ve işsizlik fonu, çocuklar bakım ücreti, yiyecek yardımı gibi sosyal yardımlardan faydalanıp ülkenin kaynaklarını kullanan bir profil, bir imaj var. Bu algı, daha ziyade en büyük göçmen grubu olan İspanyolca konuşan göçmenlere yönelik. Özellikle fiziksel görünüm itibariyle bu tarz gözüken kişiler ayrımcılığa uğruyor toplumda. Özellikle Trump’ın yapmaya çalıştığı şey, güney sınırlarına duvar örmek. 2009’daki ekonomik krizden sonra Amerika toplumu çok değişti, maddi konularda daha fazla hassaslaştı. Maaşların daha çok düştüğünü görüyoruz enflasyondan dolayı. İnsanlar bu konuda hassaslar. Kaynakların kullanımı meselesi var, neden bizim vergilerimizle bu insanlar faydalanıyor diye medyada çıkan haberler söz konusu.

ABD’deki mevcut siyasi ortam Türklere de psikolojik olarak yansıyor. Ancak yine de hukukun işleyişi bu haksız davaların çevrilmesine yardımcı oluyor.

Bundan etkilenen ikinci grup ise Müslüman göçmenler genellikle. Müslüman göçmenler, eğer dışarda kıyafetleriyle/görünüşleriyle belli oluyorlarsa bu algıdan etkileniyorlar. Türkiye kökenli bir göçmen dış görünüş olarak -bir kadın başörtüsü bile taksa- farklı gruplardaki göçmenlerde olduğu kadar dikkat çekmiyor. Dolayısıyla eğer Türklerden konuşursak çok aşırı ve büyük bir etkilenme söz konusu değil; ama bireysel olaylar tabii ki oluyor. Bir insanın bir kafede başka bir insana bağırması, ırkçı şeyler söylemesi gibi durumlarla karşılaşılabiliyor. Ama bu durumlar toplumun geneline kanunlardan dolayı yayılmış değil. Bir de genel olarak Müslüman olsalar da İspanyolca konuşan ülkelerden gelmiş olsalar da eğer maddi durumları iyiyse, bu konuda ayrımcılığa uğramayabiliyorlar.

ABD’de ayrımcılık ile mücadele eden sivil gruplar var. Bu gibi durumlarda sadece göçe ilişkin sivil toplum kuruluşları değil, insan hakları kuruluşları da dava açıyor. Trump’ın belli başlı kararlarına bile dava açılabiliyor. Trump’ın kararları arasında hâlihazırda aşırılıklar yok değil. Örneğin; “green card” sahibi olan yani normalde bir iki sene sonra vatandaş olabilecek bir insan bile 30 yıl önceki -mesela bir trafik cezası- aslında suç dahi olmayan şeylerden dolayı vatandaşlık mülakatına gittiği zaman ülkeden atılmakla tehdit edilebiliyor -ki bu yasal değil.  Şu anda “green card”lı göçmenler bile tedirgin durumda açıkçası.

Tabii ki bu ortam Türklere psikolojik olarak yansıyor. Ancak yine de hukukun işleyişi bu davaların çevrilmesine yardımcı oluyor. Bu tarz bir mücadele söz konusu. Ancak sadece diaspora değil; yerel Amerikalıların sivil haklar konusundaki savunmaları, avukatlık yapmaları daha çok etkili oluyor. Türk diasporasının çok etkili olduğunu bu konuda söyleyemeyiz aslında.

Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ederim. Oldukça keyifli ve doyurucu bir bilgilendirme oldu okurlarımız için.

Çok teşekkürler, umarım yazılanların ötesine geçebilmişizdir.

© DiasporaHaber